30 Yıl Sonra Sandman – Overture (2/3)

Overture

Cilt, böylesi bir eserden bekleneceği şekilde bir önsözle açılıyor, yazar bize gerçek dünyanın bir metaforu olan bir rüya sahnesini anlatıyor. Yetinmiyor, bize gerçek dünyanın bir metaforu olan bir eser bıraktığını anlatıyor: Geri dönüp baktığımızda zamanın eğilip bükülmesini bir tema olarak ele alan bu eserin önsözü de zamanı eğip büküyor. İlk sayıdan on yıllar sonra bir başlangıç, başlangıç sayılarının yazılıp bitmesinden aylar sonra bir önsöz, yazarın deyimiyle “cildin mezar taşı”. Belki de, yazarın lafa mezar taşlarıyla başlamasına bakarsak, bu cildi okurken aklımın sürekli “yazarın ölümü”ne gitmesi tesadüf değildir.

Eserlerin yaratıcısından arındırılmış bir şekilde okunması, her okuyucunun kendiyle yapması gereken bir tartışma. Eğer bu maceraya 2019 değil de 2119 yılında girişseydik, yazar resimden tamamen çıkmış olurdu, eser ve okuyucu baş başa kalırdı. İşte o zaman hangi sırada okunacağı bir karar olurdu, zamanın gerektirdiği bir vaka değil. Ben bu yolculuğa mecburen bu ciltle değil, Düş Müziği ile başlamıştım. Öyleyse, istesek de yazarı resimden çıkaramıyoruz, eser ve okuyucunun bulunduğu odada yazar da bulunuyor ve süreç bir çeşit diyaloğa dönüşüyor. Bu kötü bir şey olmak zorunda değil: bu uvertürün yazılışında bir espri var ve biz de şimdi bunu anlayıp yazarla birlikte gülebiliyoruz. Eser durduğu yerde duruyor, ancak yaratılışının zamansallığı okumaya eşlik eden bir başka bağlam yaratıyor.

Keyifbozanlara yer vereceğimi söylemiştim ancak oturup hikayede neler olduğunu sayfa sayfa veya sayı sayı anlatacak değilim. Nasıl ki okumamışlara 1. cildi önerdiysem meraklısına da bu cildi önereyim, işin inceliklerini kaynağından alın. Benim odağım, sayıların bende yarattığı hisler olacak. Bu hisleri anlamlandırmak için hikayedeki parçalara değinmem gerekebilir ancak hikayeyi okumasanız da anafikri alacağınıza inanıyorum.

İlk sayı, ardında büyük bir tedirginlik hissi bırakarak bitiyor. Bu cilt bize Sandman mitolojisinde şimdiye kadar yer almamış bir çok şey sunuyor, bu yabancı topraklara girerken okuyucuyu tedirgin ederek başlamak ilginç bir tercih. En azından sahneyi düzgünce belirliyor. Bu tekinsizlik ilk sayfadan yabancı bir dünyanın etobur ve bilinç sahibi bitkilerinden birinin rüyasıyla başlıyor, rüyasında Rüya’yı görüyor ve Rüya’nın bir yıldızın ateşiyle, bitkilerin kabusuyla ölümünü. Böylece unuttuysak bile hatırlıyoruz ki Rüyalar dahi ölür. Sonrasında bir ağzın içindeki dişlerde Corinthian’ın 1915 Londra’sındaki vahşet eğilimini görüyoruz. Açıkçası, Corinthian’ın varlığının yarattığı tedirginlik iyi hoş ama tüm bu hikaye parçacığı hikaye içinde bir amaca hizmet etmiyor, ilk sayıda Corinthian’ın kaçmasıyla bunun gelecekte düğümlenecek bir hikaye parçası olduğunu anlıyoruz. Yazar umursamıyor, böylece biz de umursamıyoruz. Tedirginlik, Corinthian’ın varlığından ve yokedilmesi kararından ve bunun dâhi acil bir şekilde ertelenmesinden doğuyor. Rüyalar Lordu’nu hatalı yaratımını yok etmekten alıkoyacak kadar güçlü çağrı ne olabilir? İlk düşüncem bunun hapsedilme anı olduğuydu: “Bir şeye çağırılıyorum. Karşı koyamam ama hazırlanacak kadar erteleyebilirim.” Ancak karşılaştığımız sahne daha da çarpıcı ve bunun görsel sanatlar açısından da ne kadar güzel bir eser olduğunu hatırlatıyor. Kitabın iki sayfasını kaplayan bir karanlığın ortasına helezon şeklinde çekilen Dream, ve tam o çekilme noktasını (yani sayfaların arası) açtığımızda 4 sayfalık bir Dream’ler toplantısı görüyoruz: hepsi Dream, hiçbiri Morpheus değil. Mitolojiye eklenen yeniliklerin ilki ve Morpheus şaşkın bir şekilde miğferini çıkartıp “…Ne?” diye sorduğunda benim adıma da konuşuyor.

Nasıl ilk sayı tedirginlik içinde geçtiyse, ikinci sayı da rahatsız edici bir şekilde başlıyor. Daniel “vakit geldi” diyerek bir toplantıyı ekiyor ve bizi (yanlış hatırlamıyorsam) annesinin rüyalarına götürüyor. Evet Daniel, anlat bana, sen kimdin? Hikayenin şimdi’sinde kim olduğunu biliyorum: Rüya’dan sonraki Rüya’sın. Peki seninle nasıl bir geçmişimiz vardı? Bu cildi okurken ben de bir anılarını toplamaya çalışan bir hafıza kaybı kurbanına benziyorum, gördüğüm suratlar bana bir şey çağrıştırıyor ama pus perdesinin ardını göremiyorum. Neyse, Daniel ve annesinden söz ediyorduk, annesinin korkunç, Lovecraft’ı memnuniyetle gülümsetecek rüyalarından. İşkence çekmiş bir zihnin kendini güvende kılmak için kapattığı bir akıl hastanesine yaraşır bir sahnede, Daniel eski bir aile yadigarı olan bir tür düş saatini tekrar ele geçiriyor. Ektiği toplantıya geri döndüğünde dilediği özürler “önemli değil lordum, geçmiş gitmiş şeyler” diye kabul ediliyor. Evet, kimse bu bir kaç sayfalık girişten zamanın hikayenin bir aktörü olduğunu aklına kazımadan ayrılmasın diye yapılabilecek tüm üzerine basmaları yapmışlar. Ne de olsa Daniel gerçekte Overture’un bir aktörü değil, olamaz: biliyoruz ki o sonraki hikayelerin bir parçası ve bu Morpheus’la ilgili bir hikaye. Ancak bilgi eksikliğimiz sebebiyle fark edemediğimiz, bu sekansta aktör olarak sadece zaman değil, Zaman’la da tanıştığımız. Hele ki bunun aile büyükleriyle tekrar görüşüldüğü bir sahnede yapılması incelikli bir iş. Böylece Daniel’i hikaye içinde dolaysız olarak gördüğümüz tek sahne bitiyor ve ilgimizi bölünmeksizin Dream’e döndürebiliyoruz.

…yoksa Dream’ler topluluğu mu demeliydim?

Hatırlarsanız bir önceki sayı bir toplantıya gecikerek de olsa varan Morpheus’un şaşkınlığını paylaşmamızla bitmişti. Notlarıma dönüp baktığımda bu sayının çoğunu hatırlamadığımı fark ediyorum. Bir rüya gibi, ardında kimi anılar bırakarak ve görüntülerin inceliklerine hayran olarak hafızamdan çıktı. Bin farklı Rüya, Morpheus’tan alıştığımız siyah balonun içindeki beyaz yazıların bin farklı çeşidi. Bunlara Kadim Eskiler’i  hatırlatan bir Rüya da dahil: Cthulhu R’lyeh’de uyurken neler görüyordu acaba?

Bu toplantı, nihayetinde okuyucuya çıkılacak yolculuğun inceliklerini anlatmaya çalışmakla meşgul. Toplantı sonuna yaklaşıp ayrıklar birleşir ve geride sadece Morpehus kalırken, mitolojiye yeni bir eklenti olarak İlk Çember denen şeyle bir brifing yapılıyor: Ölmesi gereken bir yıldız ölmemiş, rüyalarında delirmiş, evreni savaş ve yıkımla tehdit ediyor. Büyük bir savaş yaklaşıyor ve bu deliliğin bu kadar ilerlemesine yol açan Dream, bununla ilgilenmek için Yıldızlar Şehri’ne doğru yola çıkıyor.

(Bu sırada hikaye ufak bir ara veriyor ve bizi anlaşılan Gece veya Karanlık olan hanımın, bir hizmetkarıyla görüşmesine ortak ediyor. Bu hanımla herhalde ileride resmen tanışacağımızı ve bir rol oynayacağını tahmin ederek ayrılıyoruz.)

Sonunda Morpheus’a döndüğümüzde ve gidilmesi gereken yere açılan kapıyı yarattığında yanında kedilerin Rüya’sı da beliriyor: “bana emir verilmesinden hoşlanmam, bu emri varlığın kendi verse bile.” Sandman okumuş kişiler olarak bu tür çılgınlıklara alışık olmalıyız, esas sarsılma anı son sayfada geliyor: “Sence babamız bizi gördüğüne memnun olacak mı?” … Pardon, Baba mı?!

Notlarıma dönüp baktığımda üçüncü sayının ne olduğunu hatırlıyorum… ama onun 24 sayfayı doldurabildiğinden şüpheye düştüm. Hikaye edilen bu yolculuğun başında, Gaiman’ın vazgeçemediği 3 kadınla görüşüyoruz. Gaiman’ı yeterince okuduktan sonra artık bu ipucunu sizle de paylaşabilirim: yaşlarını ve ilişkilerini tam çözemediğimiz 3 kadın görüyorsak bunlar bir şekilde kader ipliğini eğiren, ören ve düğümleyen kardeş-aile figürünün tezahürleridir. Her ne kadar kader ağında görünmeyen Kedi-Rüya hanımları biraz bocalatsa da yol devam ediyor: Hikayelerin Prensi yetim kalmış bir kızı bir kovboy kasabasından kurtarıyor ve yola üç kişi olarak devam ediyorlar: Ümit adındaki küçük hanım Kedi’yi sürüyor. Kısa, olaysız, neşeli bir bölüm: kamp ateşinde oturup eski aşkları (ve o aşkların elimizden kayıp gidişini) yad etmek, kahramanlık hikayeleri ve kahramanlıkların ta kendisi. Deli Yıldız’ın savaşına katılan sürüler kahramanlarımızı tehdit etmeye kalkıyor ancak dehşetle yüzleşince geri çekiliyorlar: Kahkaha atan bir Morpheus. Başka bir deyişle, Ümit ve kahkahalar hikayeye dahil oluyor.

Yazının devamı (Bölüm 3/3)

Etiket: ,


Yazar Hakkında

Huysuz, matematikçi. Hayatın bir dümeni olduğunu fark ettiğinden beri onu "daha iyi”ye kırmaya uğraşıyor; bu sırada da iyi bir hikaye ve iyi bir argüman bulmak için mecazi dere ve tepeleri katediyor.