30 Yıl Sonra Sandman – Overture (3/3)

Hızla geçen üçüncü bölümün ardından dolu dolu bir bölüm başlıyor: sonunda Yıldızlar Şehri’ne (maalesef Los Angeles değil) varılıyor ve daha ilk sayfadan gösterilene mi, anlatılana mı dikkat etmem gerektiğini şaşırıyorum. Bir ayrıklıktan şikayet etmiyorum, sadece okuma bilmesem dahi bir şekilde takip edebileceğim bir hikayenin yoğunluğu beni biraz bocalatıyor. Bölüm, başlarken ufak bir hikayeyle (“hiçlikteki Zaman ve Gece’den Varlık oluştu”) açılıyor ve ardından Morpheus’un görüşmesi sırasında biz de bu Sonsuz kardeşlerin Baba’sı ile tanışıyoruz:  Zaman. Annelerinin kim olduğunu da bu noktadan sonra anlamak mümkün olsa gerek. Zaman Rüya’ya oyunun kurallarını hatırlatıyor: hayır, Zaman’dan yardım isteyemezsin, o nasıl ilerleyecekse ilerler. Ayrıca tam bir baba şefkatiyle Rüya’nın duygusal bocalamalarıyla da dalga geçiyor ve bunun karşılığını “Annem ile görüşüyor musun” diye iğneli bir soruyla alıyor. Bu görüşme, önceki sayıdaki ufak bir bilmecenin de çözümü oluyor: rüyaların ardında yaşayan Rüya, anların arasındaki anlarda yaşayan babasıyla bir karelik ufak bir yoklukta görüşmüş. Hikayenin bu yeni dönemeçlerinden olsa gerek, görüşmelerinin içeriğini tam hatırlayamıyorum.

Benim için dördüncü sayının vurucu yanları, yıldız şehrinin dönemeçli sokakları ve merdivenlerinde bizim de dönüp dolaşmamızdı. Bunun çok güzel görünen bir çizgi roman olduğu ortada ama bu sayıdaki kadar yoğun bir şekilde bununla yüzleşmemiştik. En sonunda Rüya, Deli Yıldız’ın hücresine giriyor ancak onu ve evreni sarmış delilik bizi ve Morpheus’u da sararken fark ediyoruz ki hayır, “ben her şeyin monarkıyım” derken çok da yanlış bir laf etmiyormuş, bu bir hücre değil, sahiden de taht odasıymış. Bizim ölümlü ölçeklerimiz yaşamları mum ve Güneş benzetmeleriyle kıyaslıyor olsa da yıldızlar dahi cihadçı, nihilist bir deliliğin pençesine düşüp acı içinde ölmeyi beklemektense yokluğu açık kollarla karşılıyormuş. Yıldızlar, planlara engel olmaması için Rüya’yı öldürmektense hapsetmeyi uygun buluyor, bu sırada da bir hiç olan Ümit’i hiçliğe döndürüyorlar. Klasik bir macerada olması gerektiği gibi, tam her şey kazanıldı sanılan anda aslında kaybedildiğini, umudun yitirildiğini ifade etmek için bariz bir metafor.

Ayrıca, bu cildin ölüm ve hapis temalarıyla bezeli olduğunu kaç kere tekrarlamıştık? Önceki bölümde kamp ateşi başında anlatılan hikayede de bir hapsediliş vardı, biliyoruz ki bu cildin sonunda da olacak, ve işte şimdi ortasında da karanlık bir hücreye hapsediliyor. Söz konusu hücre bir kara deliğin (yıldızın) yüreği, çünkü iddiaya göre “rüyalar bile kaçamaz”mış (Hawking ışınımı üzerine tartışmalara ise girmeyeceğim.)

Böylece dördüncü sayıyı bir şekilde acıyla bitirmemiz bekleniyor ve beşinci de benzer bir şekilde başlıyor: hangi sırayla olduğunu hatırlamıyorum ve çok önemli de değil: Morpheus da, dünyalar da farklı şekillerde acı çekiyor. Deli Yıldız’ın yokluk savaşının sahneleri biz okuyucunun laf arasında duyduğu bir şeyden git gide daha sahne önüne getiriliyor: Parçalanan kafatasları ve yerlere saçılan beyinler, ağlayan yetimler, yok olmadan önce ölümü kendi eliyle tercih edenler, bir mülteci kampında bir araya gelebilmiş birbirinden olabildiğince farklı karakterler. Bu hikaye savaşı yüceltmiyor, bir şan hikayesi anlatmıyor; aşıkların ve masumların bu sürede çektiği acıyı gösterip kötü hissetmemizi istiyor. Hissediyoruz da! Notlarıma dönüp baktığımda bu sayı için ilk söylediğim şey “hikayenin duygusallığının beni şaşırttığı”ymış, ardından da —herhalde o sıralarda bu konu düşünsel gündemimde çok yer kapladığından olacak— yazarın ölümü üzerine bir tartışmaya girme çabam: bu savaş hakkında bir eser değil, ancak temalarından birinin  savaş-karşıtlığı olduğu şüphesiz. Acaba son yılların savaşlarını ve mülteci krizlerini bilmeden de bu temayı tam anlamıyla takdir edebilir miydik, ya da örneğin benim bu okumaya varmamı Neil Gaiman’ın mülteciler için yaptığı kampanyaları bilmem mi sağlıyor? Gene o varsayımsal 100 sene sonraki okucu’ya dönersek, acaba onlar için de aynı etkiyi gösterecek mi? Gelecek benim etki alanımın dışında, tek yapabileceğim sanat okumalarında yan temalara dikkatin o zaman da sürmesini dilemek.

Hikayenin tanıdığımız kahramanına döndüğümüzde ise, Morpheus her zamanki romantikliği içinde Anne’siyle görüşüyor. Zaten -öğreniyoruz ki- yıldızlar tarafından karadeliğe hapsedilmesi de hep planının bir parçasıymış. Biraz riskli bir plan denilebilir (mesela, eğer hapsetmeselerdi ne yapacaktın?) ancak sonunda istediği şekilde karanlığın kalbindeki Karanlık Hanım’la görüşüp “babasıyla tekrar görüşüp eski günleri yad etmelerini” öneriyor… Sahiden mi? Dahiyane planın annenle babanı barıştırmak, yeni bir birliktelikten yeni bir Varlık yaratmak mıydı? Üzüldüğünü anlıyorum Morpheus ama artık ayrıldıklarını kabul etmen gerek. Neyse ki etrafta senden daha iyi planı olan birileri var.

Hikaye sona yaklaştıkça temposunu arttırıyor, olaylar hızla gelişmeye başlıyor. Kader, her şeyi bildiği bahçesinde bilmediği bir gemiye rastlıyor. Bunun Rüya’ya ait olduğunu tahlil edip onu bir açıklama için galerisine çağırıyor ve böylece Rüya da hapsinden kurtulmuş oluyor. Yeni bir bulmacayla karşılaşıyoruz: söz konusu gemi Rüya’dan olma, ancak Morpheus’un değil. Kedilerin Rüyası tekrar sahneye geliyor, kurtarabildiği mülteciler için ufak bir sığınak yaratmış. Buna Ümit’in hayaleti de dahil, kendi ırkının ölümden-sonraki-yaşamından bu diyara geri çağrılmış. İlerledikçe ufak bir şüpheyle bir kez daha yüzleştiriliyoruz, Kedilerin Rüyası’nın belki de Rüya olmadığı, bize hakikatin ardındaki hakikati gören Hezeyan tarafından çıtlatılıyor.

Bu noktada kendimden şüpheye düşüyorum. Bu sayıya dair neredeyse emin olduğum şey, son sayfada Kedi’nin geminin bir kamarasını açıp tüm mültecileri, tüm çeşitleriyle birlikte, bize göstermesi, öyle ki tüm evrenin (ve bizim kişisel evrenlerimizin) içerebileceği çeşitliliğe biz okurlar olarak hayran olalım. Çizimlerin şahaneliğini kelimelere dökememem çok acı. Ayrıca bir kişinin kurtuluşunun tüm varlık gözünde pek bir anlamı olmasa da o kişi için olacağını bir kez daha hatırlıyoruz. Ancak bu bir önceki paragrafta yazdıklarımı yalanlıyor mu? Sayıların sırasını mı karıştırdım? Çok da önemli değil. Bence mühim olan, bunu teyit etmek için bakındığımda genel yargının hikayenin yavaşlamaya başladığı yönünde olmasıydı. Bu fikir ayrılığı neden acaba?

Son sayı… hikaye hızlanıyor demiştim, aceleye getirildiği bile söylenebilir. Belki biraz zorlama bulunabilir, bir deus ex machina’dan şikayet etmek bile mümkün: önceki 5 bölüm boyunca olup biten ne bu sonuçlandırmaya yarıyor? Bir çeşit “aslında hepsi rüyaymış” sonu, ki böyle söyleyince kulağa tuhaf bir şekilde mantıklı geliyor.

Ancak bana öyle geliyor ki, bu hikaye sadece bitmesi için anlatılmadı. Bu cilt sadece Düş Müziği’ne erişmek için yazılmadı. Evet, bu ciltte Morpheus’u gördüğümüz son kare, Düş Müziği’nde ilk gördüğümüz karenin bir yeniden yapımı ancak hikayeyi sonundan ibaret görmek, kimi hikayeleri sonuna değinmeden anlatan Hikayelerin Prensi’ne ayıp etmek olacaktır.

Eğer ki bu cildi tüm Sandman külliyatını okuduktan hemen sonra okumuş olsaydım, muhtemelen ancak 2013 yılının küresel ortamında yazılmış savaş karşıtı, savaşın insani bedellerine dikkat çeken bir eser olarak görürdüm. Ancak sadece öyle okuyamıyorum, Sandman külliyatını tekrar okuma sürecine bir başlangıç olarak okuyunca geride bu karakterlerin kimlikleri üzerine hatırlamalar da geliyor. Sonsuz’ların insanlığını hatırlıyorum, bu geniş ailenin geçmişine biraz daha yakından bakıyorum.

Yıllardan söz etmişken: zamana dair ve Zaman’a ait bir yadigar hikaye içinde 1915 yılında kayboluyor ve tam 100 yıl sonra geri dönüyor (ki 2. sayıdaki ufak Daniel alt-hikayesi de bunu anlatmak içindi) yani hikaye 2015 yılında tam anlamıyla sonlanıyor. Tesadüf ki bu cildin (ve dolayısıyla Sandman’in) tamamlanması da 2015’te oluyor. İçimdeki muzur bunun bilinçli olduğunu düşünmek istese de bu konuda Gaiman’in “2 sene gecikmesi benim kabahatim” açıklamasına itimat edecek ve hoş bir tesadüfü not etmekle yetineceğim.

Böylece, öncesine çok bağlı olmayan bir sonla yüzleşiyor ve cildi bitiriyoruz. Tuhaf bir his ve bu sürecin boşa gittiğini düşünmemek için öncesini derli toplu eleştirmeye başlıyorum. Sonunda da, olması gerektiği üzere, tanrılar hakkında insani bir hikaye okumuş olmanın uyumsuz keyfi ile kitaplığıma geri koyuyorum. Sırada Düş Müziği, ve umalım ki onun yazımı bu kadar uzun sürmeyecek!

Etiket: ,


Yazar Hakkında

Huysuz, matematikçi. Hayatın bir dümeni olduğunu fark ettiğinden beri onu "daha iyi”ye kırmaya uğraşıyor; bu sırada da iyi bir hikaye ve iyi bir argüman bulmak için mecazi dere ve tepeleri katediyor.