Oradaydık ve Şimdi Buradayız, Bir Star Trek Hikayesi: Discovery

Her ne kadar devamlı Hobbitler, büyücüler ve ağır silahlı Uruklar hakkında yazmak, konuşmak istesem de bazen karşıma sıra dışı bir yapım çıkıyor ve onun hakkında uzun uzadıya düşünmeden edemiyorum. Bu konularda fikirlerine ve zevklerine güvendiğim bir arkadaşım bana Star Trek’in yeni bir dizisinin çıktığını ve oldukça güzel olduğunu söylediğinde ona her ne kadar belli etmesem de benim için yeni bir hayal kırıklığı olabileceğini düşünerek bir süre izlemedim. Ne büyük hataymış.

Star Trek Orijinal seriyi -yani 1960’larda çekilen seriyi- izlediğim her Star Trek yapımıyla kıyaslamadan edemiyorum, çünkü o yapımın naifliğine büyük bir hayranlık besliyorum. Tabi her ne kadar övsem de henüz kimseye o seriyi izletmeyi başaramadığımı üzülerek belirtmeliyim.

Bazen ben de bu oldukça eski seriyi neden bu kadar sevdiğimi merak ediyorum. Elbette bazı cevaplarım var ve bazı nedenlerim -ki bunların başında çok başarılı yazılmış karakterler geliyor. İzlediğim 90 öncesi yapımlarda günümüz filmleri ve dizileri gibi özenle yazılmış karakter sayısı çok fazla olmazdı. Bir filmin ya da dizinin genellikle iki üç iyi yazılmış karakteri olur, diğer oyuncular da figürasyon – ya da kırmızı tişörtlüler- dediğimiz türden olurdu. Eğer üstüne düşülen bu karakterler de güçlü bir kalemden çıktıysa, damakta şimdi izlediğimiz filmlerden ve dizilerden daha farklı bir tat bırakıyordu.

Bu açıdan bakınca Star Trek Orijinal serinin gerçekten de tarihin en başarılı yapımlarından biri olduğuna inanıyorum. Çünkü öyle iki karakter vardı ki o dizide sanırım nefes alma ve görme yetisini yitirmemiş tüm insanoğlu hayatı boyunca en az bir kere duymuştur: Kaptan Kirk ve Mr Spock.

Kaptan Kirk ve Spock

Kaptan Kirk ve Spock

Bu isimler aklımızda her ne kadar bazen muzip çağrışımlar bıraksa da orijinal seriyi oturup izledikten sonra duygularımın değiştiğini ve yapımcı Gene Roddenberry’ye müthiş saygı duyduğumu itiraf etmeliyim. Gerçi diziyi izleyenler arasında Kirk’i dalga konusu yapanlar da çok ancak bunların tarafsız gözlemler olmadığı kanaatindeyim. Özellikle Mr. Spock karakteri belki de en başarılı üç beş kurgusal karakterden biri bana kalırsa. Ayrıca öylesine evrensel bir şans söz konusu ki, bu karakteri oynayan Leonard Nimoy belki de gelmiş geçmiş yaşayan insanlar arasında bu role en uygun adamdı diye düşünmeden edemiyorum.

Bu iki karakterin hikayeleri ve yazılmış rolleri müthiş bir istikrar ve doluluk içerir. İkisi de yüzeysel değildir. Kirk, her ne kadar kadınlara zaafı olan bir tür maceracı kazonava gibi görülse de o dönemin şartlarında aranan kaptan tipidir. Zeki, başarılı ve korkusuz.

Spock ise başka bir gezegenden ve kültürden gelen, yarı insan-yarı Vulcanlı bir melez. Her ne kadar insan kanı taşısa da “yarı insandır” Spock ve bunun çelişkilerini devamlı yaşar, ancak bunu çok nadiren ve dozunda belli eder. Saygınlığını asla ama asla elden bırakmaz. Farklı zamanlarda farklı gerekliliklerle kaptan koltuğuna oturan Spock, Kirk’ten de farklı bir kaptanlık yönetimi sergiler. Kirk’in kaptanlığında gerginliği, korkuyu, öngörülemezliği ve heyecanı yaşarken Spock’ın kaptanlığında en çok hissedilen duygu güvendir. Spock’a duyulan doğal güven. Her zaman en mantıklı seçimi yapacağını bildiğiniz bir adama olan güven.

Geminin ismi de aslında Kirk’in ve Gene Roddenberry’nin bir tür yansıması gibidir: Enterprise yani Atılgan. Gene Roddenberry önce hangisini tasarladı bilemiyorum ancak ben önce gemiyi ve amacını tasarladığını, kaptanı ise sonra seçtiğini düşünüyorum. Seri bittikten sonra bile, gelen devam filmlerinde bir tür mücadele vardır. Kaptanlıktan ayrılan Kirk’i şartlar ve biraz da kendisi devamlı Atılgan’a iter. Çünkü o  bu gemi için tasarlanmış bir kaptandır ve bunun değişmesine belki de Gene Roddenberry bile razı gelmemektedir. Kurgusal olarak baktığımızda ise gemi –veya evren- Kirk’i istemektedir.

Discovery

Bu yazıda anlatmayı planladığım yeni nesil Star Trek dizisi Discovery, bu ilişkiyi anlamış gibi görünüyor. Geminin mürettebatından konuların işlenişine kadar bir tür gemi ve geminin ismiyle ilişki tutturulmaya çalışılmış. Dizi özellikle bu konunun üzerinde duruyor ve üstüne basa basa bu seferki görevin “daha önce kimsenin gitmediği yere cesaretle gitmek” olmadığını söylüyor. Hatta aksi türde davranışların da kısıtlandığını bazen de cezalandırıldığını görüyoruz.

USS Discovery

USS Discovery

Discovery’nin mürettebatının ekseriyeti bilim insanlarından oluşuyor ve amaçları filo için savaşçı değil daha çok teknik bir destek sağlamak. Teknik destek kavramını biraz açmak istiyorum çünkü içeriği Atılgan’ın savaşçı kimliğinin yanında taşıdığı kaşifliğe gönderme yapıyor. Bu yönü büyütüyor ve bir geminin hikayesi haline getiriyor.

Keşfedilmemişi keşfetmeleri isteniyor ki burada kastedilen sadece yeni kültürler, medeniyetler ve karşılarına çıkabilecek her türden bilinmezlik değil aynı zamanda bilimsel anlamda da bilinmeyeni aramaları, denemeleri amaçlanıyor. Yayınlanan bölümlerde de görüyoruz ki kuvvetli bir şekilde Discovery’nin bu yönü ön plana çıkarılıyor.

Yeni Nesil Vulcanlı Michael Burnham

Discovery’nin normal gibi görünen ama aslında normal olmayan hikayesine sıra dışı şartlarda yeni bir karakterin gelmesi, gidişatı planlanmayan bir yönde değiştiriyor ve biz de bu noktada hikayeye dahil oluyoruz. Michael Burnham karakteri ailesini kaybetmiş bir insan olarak Vulcanlı Sarek tarafından evlat edinilmiş ve Vulcan Bilim Akademisi’nde yetiştirilmiş. Sarek, orijinal hikayeyi bilenlerin de tahmin edeceği gibi Spock’ın babası. Yani Discovery’nin hikayesi Enterprise’ın hikayesiyle zamansal açıdan paralellik içeriyor. Bu da dizinin güçlü bir şekilde yanına aldığı ana fikre bir gönderme yine: Orijinal seri.

Michale Burnham talihsiz olaylar serisi şeklinde geçen birinci subaylık macerasından sonra aldığı bazı yanlış kararlar –bir Vulcanlı’ya yakışmayacak kararlar- nedeniyle ömür boyu hapse mahkum edilmiş birisi yani aslında Discovery için pek uygun bir profil değil. Ancak ana karakter olduğu belli olan Michael Burnham’ın sonunda bir şekilde yeni bir gemiye ve hikayeye dahil olması neredeyse kaçınılmaz. Fikir olarak orijinal seriye tutunan bir yapımın da gemi özneli bir maceradan uzak kalması düşünülemezdi zaten.

Michael Burnham

Michael Burnham

Michael Burnham ve Discovery’nin hikayesi bir arc şeklinde planlanmış yani bir sezon içerisinde bir hikayenin tamamını soluksuz bir şekilde izliyoruz. Normalde her bölüm ayrı hikaye şeklinde ilerleyen serilerden  farklı bir yol izlenmiş. Bu ilk sezonun yani ilk hikayenin ana konusu –büyük oranda- Klingonlar.

Klingonlar “SuvmeH ‘ej charghmeH bogh tlhInganpu”

Normalde eski serilerde hatırladığım kadarıyla Klingonlarla ve onların motivasyonlarıyla ya da siyasi ilişkileriyle bu kadar ilgilenilmemişti. Ancak Discovery’de Klingonlara ve onların dünyalarına oldukça uzun süre ayırmışlar. Belirsiz düşmanlar olmalarındansa seyircinin izleyip anlam verebileceği bir düşman yaratmaya çalışmışlar. Genel olarak siyasi sorunlarını aşıp birlik olmaya çalışan büyük aileler ve onları bir araya getirmeye çalışan yarı dinsel karakterler görüyoruz. Ayrıca birlikte ne kadar tehlikeli olabileceklerini de izleme şansımız oluyor.

Klingonlar

Klingonlar

Klingonların karşısında her ne kadar tüm filo olsa da biz doğal olarak Discovery’nin hikayesi üzerinden akışa dahil oluyoruz ve onların Klingonların üstünlüklerine karşı çözüm üretme çabalarına şahit oluyoruz. Burada buldukları çözümlerin yine orijinal seri ile mantık olarak benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Tamamen aynı olduğunu söylemem mümkün değil ama bana Scott ya da Spock’un zor durumlarda buldukları bilimsel ya da teorik çözümleri anımsattı. Bu çözümler genellikle gerçek dünyada üretilmiş tezlerin pratik olarak kurgusal bir dünyada denenmesi şeklinde gerçekleşiyordu. Discovery bu bakış açısını sürdürüyor gibi görünüyor.

Discovery’nin Karakterleri

Karakterler hakkındaki görüşüm genel olarak olumlu. Ancak bazı eleştirilerim olacak. Michael Burnham karakterinin ismi bir erkek ismi –dizide de hayret konusu oluyor sık sık-, siyahi, annesi babası yok, Vulcan Bilim Akademisi’nde yetişmiş ve Sarek’in evlatlığı. Her türlü ilginçliği toplamak istemişler gibi bir durum söz konusu. Karakter ilk bir iki bölümde bocalasa da sonrasında toparlanıyor ve rolünün hakkını veriyor ancak yine de Vulcan’da yetişmiş birisi olarak gereken saygınlığı çok kolay yitirdiğini ve mantığını kritik kriz anlarında kolaylıkla devre dışı bıraktığını düşünüyorum.

Sarek ise hem oyunculuk hem de Vulcan fiziksel özelliklerine uyum açısından çok yerinde bir seçim olmuş. Kendisine yazılan rol ve çizilen karakter oldukça makul ve tatmin edici. Her ne kadar onun üzerinden bazı ilişkiler dramatize edilmeye çalışılmış olsa da görmezden gelinebilecek seviyelerde.

Michael Burnham’ın eski gemisinden bir başka subay olan Saru Discovery’de de karşımıza çıkıyor. Saru, Star Trek evreninde izlediğim en orijinal karakterlerden birisi oldu. Türünün geçmişi ve hikayesiyle birlikte gemide çok ilginç bir role sahip. Damakta bir Spock tadı bırakıyor kesinlikle ama bu iki karakterin yakınlığı olarak değil orijinallikleri açısından.

Mühendis rolündeki Paul Stamets, Scott gibi ilginç bir karakter ve oldukça zeki. Bulunduğu alana tamamen hakim ve bu konuda açık bir şekilde herkesten üstün. Tabi köprüde bir Spock olmadığı için işi bu açıdan daha kolay. Discovery’yi farklı kılan özelliği de onun zekasının bir ürünü ve bu açıdan dizide yeri oldukça önemli. Ancak dizi bu karakter üzerinden de Michael Burnham karakterinde olduğu gibi yine bir sahiplenme ve mesaj verme arayışı içerisinde. Bunu belli etmeden değil de uzun süre üzerinde durarak ve yeri geldiğinde dramatize ederek verdiği için biraz rahatsız edici buldum.

Ancak pozitif bir insan olduğum için bunu da kabullendiğimi veya görmezden geldiğimi söyleyebilirim. Bunda dizinin genel olarak üstlenmeye çalıştığı misyona saygımın da payı var elbette.

İzleyelim mi ?

Benim algıladığımı düşündüğüm orijinal seriye konu ve işleyiş olarak verilen referansın sadece benim kafamda olup bitenden ibaret olmadığına neredeyse eminim. Dizinin jeneriğinden tutun da son bölümün sonundaki bitiş müziğine kadar açık bir şekilde nereden geldiğini hatırladığını belli eden bir yapım söz konusu. Eksikleri ve hataları elbette var, Star Trek evrenini sevenlerin hoşuna gitmeyecek şeylerin olduğunu da söyleyebilirim. Ancak izlemeye değer güzel bir çalışma olduğu kanısındayım.

Bir sezonu akıcı bir şekilde işleyip güzelce bitirdiler ve her bölümü merak içerisinde izleyip tatmin olmuş bir şekilde sezonu bitirdim. Çok ön yargılı veya fazla eleştirel olmayan Star Trek fanlarının ve bilim kurgu sevenlerin keyifle izleyeceklerini düşünüyorum.

Etiket: ,


Yazar Hakkında

Lise yıllarında fantastik kurguyla tanışan, zamanla bilimkurgu eserlerini de takip etmeye başlayan yazar İstanbul üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği mezunu olup özel bir şirkette yazılım mühendisi olarak çalışmaktadır.