Dizi Black Mirror 4. Sezon

Tarih: | Yazar: Gözde Bakım Yılmaz

2

Black Mirror 4. Sezon: Dünya’yı Sevgi mi Bitirecek Aptallık mı?

Sinema tarihine yön vermiş, 1959 yapımı kült bilim kurgu dizisi Twilight Zone’dan esinlenen Black Mirror‘un 4. sezonu kısa süre önce yayınlandı. Adından da anlaşılacağı ve artık çoğumuzun bildiği gibi teknolojinin ya da insanlığın karanlık tarafı anlatılıyor. Birbirinden tamamen farklı temaların işlendiği her bölüm sonunda, “Aslında bu bölüm, film olsa gişe rekorları kırardı ya da dizi olsa bir kaç sezon giderdi.” diye insan düşünmeden de edemiyor.

Peki ya tam tersi olsaydı, yani bu karanlık yönümüzü uygun ortamlarda pozitife çevirebilsek ne olurdu? Debbie Ford, Işığı Arayanların Karanlık Yanı kitabında bunu çok güzel anlatmıştı. Her insanın karanlık bir yönü olduğunu, bunu çoğu zaman gizlediğini ancak biz reddettikçe uygun ortam bulduğunda ortaya çıktığını aynı şekilde anlatır. Çözümün ise karanlık tarafını anlamak ve kontrol etmek ve bu tarafın ile bir bütün olduğunu kabul etmek olduğunu açıklar. Kilit nokta onu bilmek ve kontrol etmektir. İnsanın kontrolü tamamen ele geçirdiğinde ya da tamamen kontrolsüz kaldığında, nasıl vahşi ve bencil olduğunu bu sezonda bolca görüyoruz.

4. sezonda en dikkat çekici unsurlardan biri de bazı alanlarda teknoloji inanılmaz derecede ilerlemiş olmasına rağmen teknolojik aletlerin, kullanılan sistemlerin oldukça külüstür olması ve günlük hayatın günümüze benzer şekilde kalması. Fütüristik ve distopik unsurların bir arada kullanılması, günümüzde de teknolojinin kontrolsüz bir şekilde ilerlerken bir yandan da temel insani ihtiyaçlarda dünyanın kaynaklarının yetersiz kalmasını hatırlatıyor.

Yazıların tamamı spoiler içerir.

1. Bölüm – USS Callister: Tanrıcılılık

Black Mirror 4. Sezon 1. Bölüm: U.S.S. Callister

Bir oyun şirketinin ortaklarından biri olan Daly, tam anlamıyla bir inektir. Mükemmel bir yazılımcı olup plaza insanlarının arasında kendini ifade edemeyen, abartılı tepkilere anlam veremeyen, stajyerden iş isterken bile terleyen, sosyal becerileri, çevresinde bulunduğu topluma pek de uygun olmayan bir karakterdedir. Aynı zamanda çok popüler bir oyun olan Infinity‘nin de yaratıcısı.

Daly rolünde 1988 doğumlu ABD’li oyuncu Jesso Plemons oyunuyor. Fargo, Breaking Bad gibi dizilerde oynamış, Matt Damon’un kopyası gibi görünen oyuncu, Breaking Bad’teki rolü nedeniyle hayranlarından Meth Damon lakabını almış. Bölümün yönetmeni ise Jonathan Strange & Mr Norrell, Doctor Who, Sherlock gibi dizilerin bazı bölümlerini yöneten Toby Haynes.

Şirkete yeni başlayan Nanette (Cristin Milioti), Daly ile tanışır ve kendisine ne kadar hayran olduğunu, yazdığı kodların muhteşem olduğunu ve birlikte çalışacağı için yaşadığı mutluluğu anlatır. Şirket CEO’su aşırı sosyal Walton (Jimmi Simpson, Westworld’ten hatırlıyoruz) ise Daly’den rol çalıp hemen yeni işe başlayan kıza aşırı ilgi göstererek öne çıkar. Sosyaldir, güler yüzlüdür, popülerdir. Buraya kadar çoğumuzun tanıdık olduğu bir ofis ortamı.

Daly, kendi yarattığı oyunda bir adım ileri giderek, değiştirilmiş bir versiyon ile kendi fantezi dünyasını yaratıyor. En sevdiği dizi Space Fleet‘in (Star Trek’in tamamen benzeri) ortamında, kişilerin gerçek DNA’larından dijital klonlarını yaratarak, kendi kaptanı olduğu uzay gemisi mürettebatını oluşturuyor. Bu klonlar, fiziksel değil dijital olarak oradadırlar ve gerçek dünyadaki bilinçleri bu durumdan habersizdir.

USS Callister‘ın bastırılan duygulara tepki olarak ortaya çıkan tanrıcılık, yaratma iç güdüsü, güç gösterisi konulu diğer filmlerden farkı, bir oyunun içinde karakterlerin bilinçleri ile birlikte var olmaları.

Daly, evde kurduğu sistem üzerinden, başına taktığı bir cihaz sayesinde oyunun içine girerek hükmettiği bir alan yaratıyor. Mürettebat kendisini bir şekilde “rahatsız eden” kişilerden oluşuyor. Sabahları kendisine selam bile vermeyen resepsiyonist kız, işinde bilerek hata yapan bir yazılımcı, kendisinden rol çalan diğer ortak Walton ya da kendisine yalnızca yanlış sandviçi veren stajyer gibi…

Var oluşunu savunmak için var olmamayı göze alabilir misin?

Nanette'in U.S.S. Callister'da yaratılan klonu

Yeni işe başlayan Nanette de kendini bir anda Space Fleet gemisinde bulur. Daly’ye son derece kibar davranan, hatta hayran olan Nanette bir kaç sebepten dolayı orada olabilir. Birincisi; Daly, bir kahve sırası molasında başka bir çalışma arkadaşının Nanette’ye Daly konusunda dikkatli olması gerektiğine dair yaptığı bir konuşmaya şahit olur. (İnsanları dikizlediğini daha önce Daly’in yüzüne vuran bu kişinin klonu elbette mürettebattadır) Böylece Daly, Nanette’nin tamamen kendisinden uzaklaşacağına emindir. Diğer ve bence daha güçlü ihtimal ise Daly, bu konuda hiçbir şey yapmak istememektedir. Yakından tanımak istemez, iletişim kurmak istemez. Sadece sahip olmak ister ki zaten sahip olacağı ortam da hazırdır.

Daly, tamamen kendi oyununun içinde olmasına rağmen ekip üyelerinin kendisine itaat etmesini bekler. İstese oyunun bu versiyonunda bunu kendi de sağlayabilirdi ancak Daly’nin beklediği gerçek bir itaat. Öyle ki fiziksel olarak işkenceye maruz kalabilen klonlar, kaptan istemediği sürece ölemezler ve oyundan çıkamazlar. Bu işkenceler sonucu tüm geminin itaat ettiğini görüyoruz.

Bir diğer ilginç olan konu ise klonların üreme ve boşaltım sistemleri yoktur. Karakterlerden biri “Daly bizi basit zevklerden bile mahrum bırakmak istiyor.” diyerek durumu açıklamıştır.

İşkencelere maruz kalan ancak bu durumu kabul edemeyen Nanette, gerçek dünyadaki kendini tehdit ederek, yardım almayı başarır. İtaat edemeyeceği bir düzen olduğuna emindir ve kendi var oluşu için kendi klonunu yok etmeye hazırdır.

Amerikan filmi klişeleriyle dolu (özellikle Walton’un oğlu ile tehdit edilmesi ve bu sahnelerin uzun uzun gösterilmesi) hatta bazen absürtlük seviyesine varan bölümde, insanoğlunun yarattığı kendi üstün dünyasında, fiziksel kusurlarını düzeltme gerçeğinden kaçamadığını da görüyoruz. Daly, gerçek dünyadaki cılız ve bakımsız saçlarının aksine, kaptan kimliğindeyken saçlarının parlak ve gür olması detayını da atlamamış.

Puanım: 4/5

2. Bölüm – Arkangel: Bencillik ve korumacılık arasındaki ince çizgi

Black Mirror 4. Sezon 2. Bölüm: Arkangel

Sevdiğimiz insanları korumak uğruna ne kadar ileri gidebiliriz? Birini sevmek, tamamen sana ait olmasını istemek midir? Bu bölüm, aşırı korumacı anneler için tasarlanmış bir “ebeveyn ünitesi“ni konu alıyor. Normal yolla doğum yapamadığı için bile kendini suçlayan, 3-4 yaşlarındaki çocuğunu bebek arabası ile parka götüren, aşırı korumacı bir annenin çaresizliğini izliyoruz.

Bölüm boyunca başrol oyuncusu Rosemarie DeWitt’i izlerken, Jodie Foster’a ne kadar benziyor derken bölümün yönetmeninin Jodie Foster (House of Card, Orange is the New Black gibi dizilerin de bazı bölümlerini de yönetmiş) olduğunu görüyoruz.

Tüm Black Mirror bölümleri içinde ilk kez bir kadın yönetmenin bulunduğu bölüm, 18 günde Toronto’da çekilmiş. Bir başka şaşırtıcı konu ise hem baş rol oyuncusu hem de Jodie Foster, kendilerine teklif gelmeden önce dizinin herhangi bir bölümünü daha önce izlememiş olması.

Diğer bölümlerdeki gibi distopik ortama rağmen füturistik olan çevre bu bölümde yok.

Ebeveyn Ünitesi

Arkangel isimli şirket, çocukların başlarına yerleştirdikleri bir çip ile ebeveynlerin “huzur” içinde yaşamalarını vadediyor. Bu sistem ile çocuklarının nerede olduklarını bilebilir, yaşamsal bulgularını takip edebilir (kan değerleri, kalp ritmi vb.) hatta çocuklarının ne gördüklerini dahi görebilmekteler. Günümüzde çocukların kollarına takılan saat aracılığıyla takip edilmesine benziyor. Bir adım ilerisinde ise, bazı içerik kısıtlamaları sayesinde stres seviyesini arttıran içeriklerin de karartılması mümkün. Çevrelerinde havlayan köpeğin sesinin kısılması ve “vahşi” görüntülerin mozaiklenmesi ya da çevresindeki herhangi biri yaralandığında aynı şekilde baktığı yerin mozaiklenmesi, küfürlü konuşmaların sansürlenmesi gibi…

Sevdiğimiz tüm insanların stres seviyelerini minimumda tutmak bence de müthiş bir durum olabilirdi. İçinde bulunduğumuz çağda izlemekten kaçındığımız ama sosyal medyada denk geldiğimiz vahşet, taciz, savaş, işkence görüntüleri geldi aklıma. Keşke hiç görmeseydim dediğimiz, hiç tanımadığımız insanlar için içimizin ezildiği o videolar… Peki bu görüntüleri görmemek, onların varlığını yok etmek mi demek? Bilmediğin şey senin gerçeğinde yoksa, o zaman gerçek değil midir? İçimizdeki merak ve öğrenme dürtüsünü engellemek mümkün olsaydı, belki öyle kabul edilebilirdi. Ancak hayat dediğimiz şey, bu yaşananların tamamı değil mi? İyi, kötü, az, çok, mutluluk, stres, aydınlık, karanlık…

Korumacı annenin kızı Sara, okulunda ve mahallesinde olan ancak kısıtlı bir şekilde algıladığı olayları kabul edemez. Bilmek ve başkalarının da bu olaylar karşısındaki algısını anlamak ister. Kendine bir kalemle zarar verdiğinde, yarayı, kanı göremese de varlığını hissedebildiğini keşfeder. Bu durum karşısında anne, ebeveyn ünitesini tozlu raflara kaldırarak, kızının yaşamı bir bütün olarak algılayabilmesine karar verir. Zaten bu sistem yakın zamanda tüm ülkede yasaklamıştır. Ancak elinde bu gücün olduğu bilinciyle, onu kullanmadan kızının ergenlik çağları ile baş etmesi pek mümkün olmayacaktır.

Çaresiz bir anneye sonsuz bir kontrol gücü verildiğinde, annenin ve bu güce maruz kalan kızın gittiği noktaya inanamayacaksınız.

Puanım: 3/5

3. Bölüm – Crocodile (Timsah): Bir kere vahşi olduğunda devamı gelir mi?

Black Mirror 4. Sezon 3. Bölüm: Timsah

Neslin en yenilikçi mimarları arasına girmeyi başaran, bol ödüllü, muhteşem manzaralı boydan boya camlı evi olan, sevimli bir erkek çocuk ve neşe içinde kahvaltı hazırlayan bir eşe sahip Mia (Andrea Riseborough), gençliğinde karıştığı bir kaza ve ortadan kaldırdığı bir ceset ile yeniden yüzleşmek zorunda kalır.

Bir sigorta şirketinde çalışan Shazia (Kiran Sonia Sawar) ise kaza sonrası tazminat talebinde bulunan kişilerin yaşadıkları kazaları netleştirmek için, kazazedelerin ve olaya şahit olanların anılarını kayıt altına almakla görevlidir. Anımsatıcı adı verilen bir cihaz sayesinde geçmişteki anılar yeniden kayıt altına alınır. Bu anılar çoğunlukla subjektiftir, yani kişinin kendi algısı neye odaklıysa, kendi hisleri ile oluşan anılar neyse, yalnızca onlar görünür. Bu nedenle bir olayı tamamen doğrulayabilmek için birkaç kişinin daha anısına ihtiyaç vardır. Tamamen farklı bir kazayı araştıran Shazia, bir domino etkisi ile Mia’nın da anılarını taramak durumunda kalır ve aslında bambaşka gerçekler olduğunu görür.

Gerçeğe farklı bakış açıları ile bakıldığı fikrini göstermelerini sevdim. Ortada bir olay var ancak kişilerin tamamen farklı algıları, geçmiş zamandan bu zamana gelen deneyimleri, öğrendikleri, tabuları ile olayları tanımladıklarını görüyoruz. Şahitlerden biri yolda yürüyüp geçen birinin giydiği montun sarı olduğunu hatırlarken, bir başkası yeşil olarak hatırlayabiliyor. Bu aslında çevremizdeki insanların bazen bizim için anlamsız olan ancak körü körüne savundukları doğruları ile empati yapabilmemiz için güzel bir örnek olmuş.

Bölümün adı neden Timsah?

İzlanda’da geçen bölüme isim veren timsahın aslında bu bölgede görülmediğini düşününce ve hatta bölüm boyunca herhangi bir atıfa da rastlamayınca, neden bu ismi koymuşlar diye küçük bir araştırma yaptım. Kendimi bir anda timsahların beyinlerini inceleyen makalelerin içinde buldum.

Birkaç parçadan oluşan insan beyninin içinde yer alan limbik sistem, empati ve duyguya yer vermeksizin her ne pahasına olursa olsun kendini korumanı sağlan bir sistem. Timsahların beyni ise tamamen limbik bir beyin. Timsahların herhangi bir duygu hissetmeksizin tamamen kendini koruma iç güdüsü ile hareket etmelerine atıfta bulunulmuş.

Mia’nın timsah göz yaşları nedeniyle bu ismi aldığı da farklı bir bakış açısı olabilir ancak çektiği acıyı yüzünde rahatlıkla görebiliyoruz. Kendini ya da sadece itibarlı hayatını korumak için, asla üstesinden gelemeyeceği türden bir vahşet işlediğinin farkında ve bu ona gerçekten acı veriyor.

Puanım: 3,5/5

4. Bölüm – Hang the DJ: Her şey aşktan!

Black Mirror 4. Sezon 2. Bölüm: Hang the DJ

Romantizmi ile “yok ben Black Mirror izleyemem, çok geriliyorum” diyenlerin bile gönlünü fethedecek bir bölüm Hang the DJ. IMDb’den aldığı yüksek puan ile şu anda tüm bölümlerin içinde 3. sırada bulunuyor.

Distopik ortamdan tamamen uzak, güzel kızlar ve kaslı erkeklerle dolu, herkesin heteroseksüel olduğu ve elbette spor yaptığı, tertemiz restoranlar, yemyeşil bir fon ve ultra lüks evlerde yaşayan karakterlerin yaşları, işleri, zevkleri, beklentileri, geçmişleri, nerede yaşadıkları, eğitim seviyeleri gibi konularda hiçbir fikrimiz yok. Benzer yaşlarda olduğunu tahmin ettiğimiz iki kişi Frank (Loe Cole) ve Amy’nin (Georgina Campbell) 12 saatlik ilişkisi, çöpçatan sitelerine benzer, Sistem adı verilen bir uygulama aracılığıyla başlar. Bölümün yönetmeni Game of Thrones, Soprano ve Sex and The City gibi oldukça farklı tür dizilerde yönetmenlik yapmış Timothy Van Patten.

Bölüm boyunca; hep kalpten bağlı olduğum Truman Show, lise yıllarımda izlediğim ve muhtemelen o dönem hiçbir şey anlamadığım Matrix ve bir türlü aklıma yatmayan, içimi daraltan Her filmlerinin esintilerini içeriyor. Bölümün temel dayanağı ise tamamen aşk!

Her katılımcı çeşitli ilişkiler yaşadıkça, Sistem bilgi ediniyor ve bu veriler ile uyumlu olabilecek en uygun eşin (%98,2 oranında) bulunması hedefleniyor. Doğru kişiden emin olmak için farklı ilişkiler yaşamak, bu ilişkilerdeki farklı davranışlardan sonra oluşan yeni veriler ile yeni ilişkiler planlanıyor. İlişki süresi ve kiminle birlikte olacağın belli. Bu ilişkiler sayesinde nefret ettiğin biri ile 1 yıl birlikte yaşamanın ne olduğunun ya da kısa süreli ilişkilerin seni nasıl kendi gerçekliğinden kopardığının anlaşılması mümkün. Tek şart, sistemin söylediği her kurala uyman. Tüm bu çaba, doğru insanı bulabilmek için.

Henüz bölümün başlarında işi günü olmayan, sürekli ilişki yaşayan, spor yapan, yemek yiyen bu insanlarda bir gariplik olduğu aşikar. Black Mirror izleyicisiyseniz az çok simülasyon olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Frank ve Amy’nin etrafında dönen ilişkilerin, düğünlerine gittikleri abartı mutlu çiftin, Frank’in söz vermesine rağmen birlikte olacağı süreye bakması vb. her şeyin kendi simülasyonları olduğunu düşünüyorum. Ya en başından beri en doğru çift oldukları belliydi ve bunu anlamaları için anlamsız ilişkiler yaşamaları gerekiyordu ya da yaşadıkları ilişkiler sonrasında beklentileri netleşti ve birbirleri için doğru kişi oldular. Bunun için de 1000 kere aynı simülasyonu yaşadılar (biz bir kısmını izledik) ve 998 kere sisteme baş kaldırlar. Bu, her seferinde aslında birbirleri için doğru kişi olduğunu gösteriyor.

USS Callister‘da olduğu gibi dijital varlıklar insan zekasına sahip olduğunda, bilinçlerini korumak için (sürekli 4 kere suyun üzerinde taşı sektirmesi ve bunu sorgulaması güzel bir örnek olmuş) baş kaldırmaktan korkmuyor ve var olmamayı göze alabiliyorlar.

Hang the DJ ne anlama geliyor?

Hang the DJ, The Smiths grubunun 1986 yılında seslendirdiği bir parça. Grubun solisti Morrissey ve gitarist Johnny Mary tarafından yazılmış.

Şarkının geçmişi ise Çernobil faciası olduğu sıralarda BBC Radyosundaki DJ’in, bu facia ile detayların anlatılacağını ama öncesinde oynak bir şarkı olan Wham!‘dan I’m Your Man şarkısının çalacağını söylemesine dayanır. Bu büyük facia sırasında böyle bir umursamazlığa dayanamayan ikili, kendilerine dayatılan bu durumu protesto etmek için bu parçayı yazdığı söyleniyor.

Bölümün sonunda gerçek aşkı bulan çiftimizin bakıştıkları sahnede bu parça çalıyor. İsteklerimiz karşısında bize dayatılan, bizim için öngörülen ancak varlığını bile kabul edemediğimiz şarkılara isyan etme niteliğinde…

Puanım: 4/5

5. Bölüm – Metalhead (Metal Kafa): Dünyadaki yaşamı sevgi mi bitirecek yoksa aptallık mı?

Black Mirror 4. Sezon 5. Bölüm: Metal Kafa

IMDb’de şimdiye kadarki tüm bölümler arasında en düşük puanı alan, dizinin hayranlarının hışmına uğrayan ve Black Mirror’u asla izleyemeyenlerin söylediği türden gerginliklerle dolu olan Metal Kafa, benim en beğendiğim bölümlerin arasında diyebilirim.

Siyah beyaz, sadece bir karakter, 1 robot ve kısıtlı diyaloglardan oluşan Metal Kafa ancak bu kadar zekice bir gerilim yaratabilir ve 40 dakika boyunca kendini izlettirebilirdi. Başı yok; sonu yok. İnsanların nereden geldiği, o robotların kimler tarafından geliştirildiği, nasıl bu noktaya gelindiği, hatta hangi noktada olunduğunun da tam kestirilmediği ucu bucağı olmayan bir bölüm.

Bölümün yönetmeni aynı zamanda 30 Days of Night (30 Gün Gece), The Twilight Saga: Eclipse (Tutulma) gibi filmlerin ve American Gods, Hannibal ve Breaking Bad dizilerinin bazı bölümlerinin yönetmenliğini yapan David Slade. Bölüm aslında bana strateji oyunlarını çağrıştırdı. Oyunun henüz başındasın; (belki de sonunda) elinde kısıtlı bilgi ve ekipmanlar ve önünde sonsuz ihtimaller var. Kaçman ya da kovalaman gerekiyor, taktikler geliştirmeli ve çözüm bulmalısın… Bu fikirler aklımda dolaşırken, David Slade’in bir önceki kariyerinde son olarak, bir zamanların efsane bilgisayar oyunu Silent Hill’de direktör olduğu bilgisine rastladım. Gerçekten istediği etki buysa, en azından bende başarmış olduğunu söyleyebilirim.

Köpekler

Black Mirror - Metal Kafa'daki köpeklerden bir tanesi

Terk edilmiş ve tahrip edilmiş bir arazide araba ile ilerlerken Bella, Clarke ve Anthony, sıradan bir şekilde domuzlar hakkında konuşmaları George Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabındaki şu söze atıfta bulunur nitelikle;

Dışarıdaki yaratıklar domuzdan insana, adamdan domuza, domuzdan insana tekrar baktı; ama hangisinin hangisi olduğunu söylemek imkansızdı zaten.

Birçok kaynağın yok olduğu, tamamen güvensiz bir ortamda, ”köpek” adı verilen robotlar tarafından insanlara karşı bir üstünlük sağlanmış durumda. Ancak bu köpekler başka insanlar tarafından mı yönetiliyor, yoksa yazılımsal hatalar sonucu mu bu duruma gelmiş anlamak mümkün değil. Kim insan, kim domuz çok net değil.

Baston Dynamics’in 2008 yılında ürettiği robotları YouTube’ta izleyince, robotları yaratırken nereden esinlenildiğini anlamak zor değil.

Tamamen yapay zeka ürünü olan köpekler, takip edebilme, isabetli ateş etme, yazılımsal sorunlara çok hızlı çözüm bulma gibi birçok yeteneğe sahip. Birbirleri ile iletişim kurabilen tam bir ölüm makineleri. İnsanları neden öldürdüklerini kestiremiyoruz.

Ancak tüm bu üstük özelliklere rağmen bir kutu boya ile neredeyse etkisiz hale gelebilmeleri ise yapay zekanın nereye kadar insana yaklaşabildiği ilgili güzel bir ironi olmuş.

Oyuncak Ayı

Bir kutu dolusu istiflenmiş, hatta saklanmış oyuncak ayı, insan olmayı gerektiren çok basit şeylerin insanların ellerinden alındığı izlenimini uyandırdı bende. Hayatta kalan insanlar, telefonla konuşma özgürlüğünden, oyuncaklardan ve hayattaki renklerden mahrum bırakılmışlar. Geride kalan insanlar için önemli olanlar ise basit şeyler: Sevgi, masumiyet ve değer vermek.

Ancak bir yandan da yapay zekanın kimi neden öldürdüğü belli olmayan bir ortamda, insanlar hala “ölmek üzere olan küçük bir çocuğu mutlu edebilmek için” hayatlarını feda edebilecek kadar aptallar diye de düşünmedim değil. Bu da insan zekasının, yapay zekaya karşısındaki en büyük zaafı olabilir.

Puanım: 5/5

6. Bölüm – Black Museum: Nöroteknolojik aletlerin zaferi

Black Mirror 4. Sezon 6. Bölüm: Black Museum

Black Museum, geçmiş kariyerinde nöroteknolojik aletlerin satışını yapan Rolo Haynes’in (Douglas Hodge) kariyerinin sonlanmasının ardından elinde kalan bazı parçaları sergilediği ve sahibi olduğu bir müze. Müzeye ziyaretçi olarak gelen Nish’e (Letitia Wright) eşlik ederek bazı eşyaların hikayelerini anlatmaya başlar.

Başroldeki Rolo Haynes karakterini, Penny Dreadful’dan da hatırladığımız uzun yıllar Brodway müzikallerinde yer alan deneyimli oyuncu Douglas Hodge canlandırıyor. Oyuncu, zor durumdaki insanların zaaflarından faydalanan ve neredeyse kobay niyetine insanları kullanan Rolo karakterinin hakkını vermiş.

Yönetmen ise Sherlock, Peaky Blinders, Doctor Who ve Murphy’s Law gibi dizilerin bazı bölümlerinin yönetmenliğini yapan Colm McCarthy. 

Black Museum, içinde 3 farklı hikayeyi barındırıyor.

İlk hikaye, hastaların şikayetlerine hızlı bir şekilde tanı koymak için tasarlanan teknolojik bir aleti kullanan doktorun etrafında dönüyor. Doktorun başına yerleştirilen implant ve hastalara takılan kablolardan oluşan peruk benzeri bir alet (simpatik tanı cihazı) sayesinde doktor, hastaların fiziksel ağrıların nerede olduğunu, aynı acıyı hissederek tespit ediyor ve teşhis koyuyor. Zamanla bu implantın bazı yan etkileri ortaya çıkıyor. Doktorun acı ile ilgili fikri zamanla değişiyor ve hissettiğinden daha fazla acı çekmek istiyor. Kendini kontrol etmesi mümkün olmayan şeyler yaparken buluyor. Gerilim yaratmak için ortalığı bolca kana bulanmış. Maktaplı, kanlı, kendini dikmeli sahneleri ile zorlama vahşet sahnelerinin atlanmadığı hikayede kullanılan implant oldukça ilkel görünüyor. Diğer bölümlerde kullanılan çiplerin geliştirilmeden önceki ilk örneği gibi.

İkinci hikaye ise bir peluş maymun ile başlıyor. Ailesiyle çok mutlu bir yaşam süren kadın bir kaza sonrası komaya girer. Bitkisel hayatta olan kadının varlığını sürdürmesinin tek yolunun kadının bilincinin kocasının zihnine aktarılması olduğuna inandırılır. Bu sayede kocasının gördüklerini görür ve kendisi ile aynı bilinç içinde konuşma imkanı olur. Ancak bir noktada bu durum her ikisi için de dayanılmaz hale gelir ve kadının bilinci kocası tarafından bir peluş maymuna aktarılır. Böylece kadının, sadece çocuğu ile çok kısıtlı bir iletişim kurma imkanı sağlanır.

Bu hikayenin konusu, 2. sezonun White Christmas bölümündeki bilinç aktarma konusu ile neredeyse tamamen aynı. Kendini oldukça tekrar eden bir bölüm olmuş.

Son hikaye ise işlediği suç karşısında masum olma ihtimali yüksek olan, ancak idam cezası alan bir mahkumun hikayesine dayanıyor. Fiziksel bedeni ölen mahkumun, dijital klonu bu müzede elektrikli sandalyede sergileniyor. İdam anında, mahkumun nasıl bir hal aldığını görmek isteyen, bundan zevk alan kişiler, tekrar tekrar bu acıyı mahkuma yaşatıyor. Hikaye ilerledikçe, mahkum ile müze turu yapan kız arasındaki bağlantıyı anlamak hiç de zor gelmedi.

Bölümün adı neden Black Museum?

Müzedeki koleksiyon aynı zamanda diğer bölümlerdeki parçalardan da oluşuyor. Arkangel’daki tablet, USS Callister’deki lolipop, bir önceki sezondaki katil arılar, Crocodile’daki kanlı küvet gibi.

Bana göre dizinin hemen hemen tüm bölümlerine gönderme yapan, daha önceki bölümlerden bolca ilham alan, biraz zorlama ve biraz da toplama bir bölüm olmuş. Dijital klon ve hapsolan bilinç konusu tekrar tekrar işlenmiş. Kan, vahşet, başkalarının acılarından zevk alma, absürt konuşmalar gibi daha önce kullanılan unsurların tamamı kullanılmış. Bu bölümde yazar şaşırtıcı bir şekilde kendi zekasını küçümsemiş ve biraz da kendi ile dalga geçmiş gibi hissettim. Bir sezon finaline göre benim için tam bir hayal kırıklığı olduğunu söyleyebilirim.

Puanım: 2/5

Etiket:


Yazar Hakkında

Dergi ve e-ticaret sektöründe uzun yıllar "IK'cı" olarak çalıştı. İşinde en çok üniversitelere gitmeyi, genç yeteneklere dijital dünyayı anlatmayı, onlarla projeler yapmayı sevdi. İşini gücünü bıraktı, eş durumundan yaklaşık 1 yıldır Amsterdamlı oldu. Dijitali, teknolojiyi, gezmeyi, ağacı, yeşili, maviyi, ekmek yapmayı, yogayı, yazmayı, izlemeyi sever. En çok küçük şeylerden mutlu olur.