En Karanlık Yolculuk – Stephen King

Karanlık var masallarda

Fareli köyün kavalcısı sanırım ilkokul eğitimi almış her aklı başında insanın şöyle bir duyduğu bir hikayedir. Fareler basan köyü flütüyle (ya da kavalıyla) çaldığı ezgilerle -fareleri peşine takarak- kurtaran kahramanıyla oldukça eski bir hikayedir. Tahmin ettiğimizden de eski bir hikaye aslında. Peki size olayın geçtiği iddia olunan yörenin gerçekten de var olduğunu söylesem? Hatta bu olayla ilgili bölük pörçük de olsa gerçek kayıtlar olduğunu ve olayların pek de anlatıldığı gibi gerçekleşmediğini de eklesem ?

Hikayenin orijinal adı Grimm kardeşler tarafından kitaplaştırılan (toplama hikayelerle) Rattenfanger von Hameln yani Hameln’in Sıçan Avcısı’dır. Epik şiir ustası Robert Browning’in de bu konuda bir çalışması var ama bu noktaya sonra değineceğim. Rivayet o ki 1284 yılında Hameln kasabasının çocukları sokakta kaval çalarak geçen birinin büyüsüne kapılarak sırra kadem basar. Söylenenlere göre çocuklar Koppelberg adlı tepeye çıkıp bir mağarada kaybolurlar ve geriye sadece iki çocuk çıplak olarak döner ki biri kör biri sağırdır bu çocukların. Olayı anlatanların da bu çocuklar olduğu rivayet edilmektedir. 1300 yılında yapılan kasaba kilisesinin penceresinde bu olayı resmeden bir vitray bile bulunuyor. Dikkat ederseniz fare yok.

Hamelin - Sıçan Avcısı Vitrayı

Kasaba kayıtlarında 1384 yılına ait “Çocuklarımızın gidişinden bu yana 100 yıl geçti” kaydı düşülmüş. 16. Yüzyılda inşa edilen kasaba kapısının kitabesine “1556, büyücünün 130 çocuğu bu kasaba dışına sürüklemesinden 272 yıl sonra bu giriş yapıldı” diye yazılmış.

Her ne şekilde olursa olsun farelerin hikayeye sonradan eklendiği bir gerçek ve asıl karanlık gerçek ise 130 çocuğun Hamelin köyünden kaybolduğu ve iddia ettiklerine göre bunu iyi giyimli, kaval çalan bir büyücünün yaptığı.

Robert Browning 1800’lü yıllarda yaşamış ünlü bir İngiliz şair ki onun da bu konuda bir eseri var: Pied piper of Hamelin. Karanlık masalların şairi gerçekleri biliyor muydu bilinmez ama hikayesinde çocuklar değil fareler var.

Hikayelerdeki karanlık imaları görmek ya da onlardan büyük öyküler devşirmenin boş durmayan bir akıl ve devamlı üreten bir hayal gücü ihtiva ettiği muhakkak. Yaşadığımız çağın bu konudaki en büyük üstadlarından biri de Stephen King. Robert Browning’in epik şiiri “Childe Roland to the Dark Tower came” i okuduğunda sanırım henüz 18’inde bile değildi. Kendi deyimiyle “The Good the Bad and the Ugly ” filminden ve sinema perdesindeki -The Good’un- devasa silah namlusundan ziyadesiyle etkilenmiş, Yüzüklerin Efendisi hayranı onsekiz ondokuz yaşlarında bir genç olarak Karanlık Kule’nin ilk düşüncelerini aklında oluşturup Gunslinger (Silahşör)’ı yazıp yayınlamış. Birçok hatası olan kibirli bir ergen olduğundan bahseder Stephen King ama o şiir ve hikaye hayatını derinden etkileyecektir. “Hayatımın eseri” der Karanlık Kule serisi için ve diğer kitaplarını da okuduysanız gerçekten farklı olduğunu hissedersiniz. Seriyi okurken Stephen King’in yazımının “gelecek vaadeden”den “ustaya” dönüşümüne bizzat şahit olabilirsiniz. Hatta o acımasız King’in bu kitapları yazarken ellerinin titrediğini anlarsınız. Robert Browning’in bir öyküden-masaldan devrişip hayagücüyle geliştirdiği Fareli Köyün Kavalcısı’nın bir benzerini hatta çok daha muhteşemini Stephen King “Childe Roland to the Dark Tower came” için yapar ve kitabının içinde dikkatli gözlerden kaçmayacak “Masalların karanlık yüzüne” birçok benzer gönderme yapar. (Bkz. Çuf çuf Charlie/Charlie the choo choo)

Kule Varoluşun ve Her şeyin Merkezidir

“Siyahlı adam çölde kaçıyordu. Silahşör de peşindeydi.” diye başlar Gunslinger. Serinin ilk cümleleridir ve bu şekilde başlayan öyküyü Stephen King 1982-2004 arasında 7 kitap yayınlayarak tamamlamıştır. Silahşör Roland Deschain’ın Siyahlı Adam’ı takip ettiği dünya bizim dünyamızdan farklı bir dünya. Mid-World diyor üzerinde yaşayanlar (Bir yerlerden tanıdık geliyor sanki) Roland’ın yaşadığı dünyaya. Eski bir geleneğin takipçisi, bir tür kutsal savaşçı olan Roland sandal ağacından kabzaları olan devasa iki revolver taşıyan, mavi gözlü, siyah saçlı ve çok fazla belli etmese de oldukça yaşlı bir silahşör. Saplantısı haline gelen Karanlık Kule’ye ulaşma çabasında sayısız cinayet işlemiş, arkadaşlarını, sevdiği kadını, ülkesini, ailesini ve son olarak da dünyasını kaybetmiş bir tür taştan adam.

Karanlık Kule

Roland’ın deyimiyle dünyası “geçiyor”. Ekinler bitmiyor, çocuklar sakat doğuyor, ineklerin yavruları 2 başlı, 8 ayaklı doğuyor, kuşlar uçamıyor ve daha nice gariplik barındırıyor. Dünyası bozuluyor Roland’ın ve tüm bunların çözümü olarak Karanlık Kule’yi arıyor, onunla ne yapacağını bilmese de. Ne zamandan beri bu yolculukta olduğunu da bilmiyor, belki bin yıl belki yüz yıl çünkü zaman da farklı işliyor Roland’ın dünyasında, her şeyi bozan düzensizlikle birlikte. Öyle ki bu düzensizlik ve bozulma, Roland’ın yapmaya çalıştıklarını engellemeye çalışan ve asıl amacı Kule’nin rolünü işlevsiz hale getirip düzensizliği kalıcı hale getirmeye çalışan Kızıl Kral’ı yani bir tanrıyı dahi etkiliyor. Bir Tanrı dahi olsa değiştirip yok etmeye çalıştığı Kule’nin bozulmasının ve dengesizliğinin bir ürünü olarak o da dengesizleşmiş zira yapmaya çalıştığı şeyin kendisi de dahil kimseye bir hayrı yok. Kule zarar verilebilir de olsa var olan her şeyi sarıyor hatta belki de Kule varlık denilen kavramın ta kendisi.

Roland’a bu yolculuğunun bizim takip ettiğimiz kısmında kader ya da takip ettiği siyahlı adam bir yoldaş veriyor, amacını bilmediğimiz bir şekilde. Bizim dünyamızda ölen (Bilin bakalım kimin marifetiyle) ama Roland’ın dünyasına (Siyahlı adam marifetiyle) geçi(rili)nce yaşamaya devam eden ve ne olduğu hakkında en ufak fikri olmayan 8 yaşındaki Jake Chambers. Jake Roland’ın testi ama testi yapan Siyahlı adam eliyle bir başkası mı yoksa Siyahlı adamın kendisi mi anlayamıyoruz, kendisinin de anladığını zannetmiyorum.

Roland aslında kendisine çizilen bir yolu takip etmek zorunda kalıyor ve o yol ona iki yoldaş daha veriyor bizim dünyamızın farklı zamanlardan. Eroin bağımlısı Eddie Dean ve tekerlekli sandalyeye mahkum Susannah isminde siyahi bir kadın. Hepsi derinlikli ve sırları olan karakterler ve hepsi sanki bu iş için özel olarak seçilip Roland’a katılmaları sağlanmış gibi görünüyor. Ancak Roland’ın böyle düşündüğünü zannetmiyorum. En azından en başta.

Yıkım ve Eskinin İzleri

Roland’ın dünyasını etkileyici kılan en önemli detay özgün yıkım sonrası havası. Yıkılmış şehirler, binlerce yıllık olmasına ve kimin neden yaptığı bilinmemesine rağmen basit bir tarım köyünde çalışan tek tük robotlar, bilinmeyen bir geçmişte bilimsel amaçlarla kullanılmasına rağmen eskimiş, neredeyse kullanılamaz hale gelmiş tesisler ve kimsenin bunların ne işe yaradığını bile bilmemesi, hatırlamaması, kendi kafasına göre takılmaktan delirmiş yapay zekalar ve daha nice ucubeleşmiş modern gulyabani. Ortada bir hükmetme düşüncesi ya da iktidar amacı dahi yok artık, sadece nereye gitseler terk edilmişlik ve ilgisizlikten anormal davranışlar sergileyen eskiye ait çalışmaların izlerini görüyorlar. Hatta farklı bir dünya olmalarına rağmen bir yerde ikinci dünya savaşından kalma düşmüş bir Focke Wulf (Nazilerin ikinci dünya savaşında kullandıkları efsane uçak) kalıntısına dahi rastlıyorlar. Hepsinin arkasında da belki de binlerce yıl önce yok olmuş bir şirket: North Central Positronics yani Kuzey Merkez Pozitronik şirketi.

Yıkımın izleri

Roland yeni yoldaşlarıyla ve onlarla olan özel ilişkisi sayesinde, birbirlerine yardım da ederek belki de Stephen King’in en epik yolculuğuna çıkıyorlar. Bu yolculuğunda da Roland aslında bilmediği amacını öğreniyor. Kara Kule saplantısıyla çıktığı yolculukta hikayesi detay kazanıyor. Yol arkadaşlarına öğretiyor ve onlardan da bizim dünyamızı öğreniyor. Bir zamanlar bizden bile ileri bir medeniyet olduğu açık olan dünyasının yıkıntıları arasında dolaşırken hüzünlenmeden edemiyorsunuz. Stephen King kalemi kuvvetli bir yazar, okuyucusuna istediği duyguyu yaşatabiliyor.

Kitabın sonu ise acımasız bir sürpriz. Buna mutlu son diyebilir miyiz? Bence umut var ama Stephen King’in kitabın sonunda okuyucuyu uyardığı bir bölüm var ki oraya kadar olan kısma buruk bir mutlu son denebilir. King ilgili bölümde okuyucularından acımasız gerçeklere hazır olmayanların ve ona küfretmek istemeyenlerin bundan sonrasını okumamasını rica ediyor. Bu tabi ki onun da bildiği gibi beyhude bir uyarı. Ancak sonrasında yaptığı açıklamalardan da anlaşılıyor ki tam bir Stephen King tarzı mutlu son bizi bekliyor. King’in kitaplarında kimse sonsuza kadar mutlu yaşayamaz. En azından bizim istediğimiz zamanda veya şekilde yaşayamaz.

“…Yazamıyordum…”

Kitabın yazım aşaması da birçok gariplik barındırıyor ki bunların izlerini kitaplardan da takip etmek mümkün. Her yazarın doğal olarak kendisine has bir yazım tekniği vardır ve Stephen King’in tekniği (kendi ifadesiyle) bir oturuşta eserini bitirip attığı kasadan en az 3 sene çıkarmama şeklinde işliyor. Ancak o zaman kendi yazdığı şeyi tarafsız ve gerçekçi şekilde eleştirebilirim diyor ve ekliyor “Çünkü o kadar zamanda unutmuş oluyorum.” Karanlık Kule serisinde bu bir türlü olmuyor çünkü belki de çok titizlendiği bu eseri tam olarak hazır olmadan yazmak istemiyor ve sonuç olarak ilk üç kitabı yazdıktan sonra seriyi bırakıyor. Başka işlerle ilgilenmeye başlıyor “…çünkü yazamıyordum…” diyor. İşin büyüklüğü altında ezildiğinden bahsediyor. Hatta o sırada bir mektup geliyor kanser hastası yaşlı bir teyzeden. Yakında öleceğini ve eğer mümkünse Roland’ın hikayesinin sonunu söylemesini rica ediyor. Kimseye söylemeyeceğine de yemin ediyor. “Ama ona bir cevap veremedim” diyor King “çünkü ben de bilmiyordum”. Sonra bir kaza geçiriyor ve komaya girip çıkarak adeta ölümden dönüyor. İşte ondan sonra kafamda bir şey dank etti diyor King. Bunu kendine has ilginç yaklaşımıyla kitabı bitirmesine dair bir işaret olarak yorumlayıp 4-5-6-7. Kitapları yayınlayıp seriyi sona erdiriyor.

Stephen King

Kule Yalnız Değil

Stephen King okuduğum sayısız yazar arasında kalemi en kuvvetli yazarlardan. Kalemi kuvvetli ile kastettiğim şu; Yazdıklarıyla sizi içinde bulunduğunuz duygu ve düşünce anaforundan rahatlıkla çekip alan ve yine sizi istediği duygu düşünce hezeyanının içine sokup istediğinde mutlu eden istediğinde garip istediğinde aslında hiç var olmamış bir insan için üzülmenizi sağlayan yazarın kalemi kuvvetlidir. Stephen King eserlerinde okuyucusuyla bir oyuncakla oynar gibi oynar, eğer izin verirseniz. Karakterlerle beraber siz de eski püskü bir köyde çok garip duran binlerce yıllık bir robotu görüyorsunuz, Jake’in hayvanının gözlerinin altın halkalarını gözünüzün önüne getirebiliyor, Calla’da buldukları uçan sarı renkli topun üzerindeki “Harry Potter türü Snitch” yazısına onlar şaşırmasa da siz şaşırabiliyorsunuz.

Kitapları bitirdikten bir süre sonra büyük bir şaşkınlıkla Stephen King’in aslında neredeyse tüm eserlerini Karanlık Kule merkezli yazdığını fark ettiğimi anımsıyorum. Kitaplarındaki o acayipliklerin, toz kokulu evlerin cüruf yığılmış odalarındaki tuhaf ve çok büyük oranda insanın gece rüyalarına girecek kadar korkunç “şeylerin” hepsinin aslında beslendikleri ortak bir kaynak var. Mezarlıktaki şeylerin ya da Salem’deki vampirlerin veya yaşlı kötü ama garip bir şekilde güçlü adamların hikayelerindeki nedenler ve nasıllar birden anlam kazanıyor.

18 yaşında başladığı hikayeyi, onu her ne kadar yazmaya cesaret edemese de kıyısından köşesinden öykülerle adım adım örerek bitirmeye çalışmış ama görünen o ki bir gün asıl hikaye gelip onu bulmuş.

Kitapları dışındaki yaşamı bile onun dilinden dinlerseniz yazdığı hikayelerden farksız. Stephen King yazar olup yolunu bulmasaydı, akıl hastası teşhisi konup hastaneye kaldırılır mıydı bilemiyorum ama şu kadarını söyleyebilirim ki bu muhteşem adam yazmıyor, yaşıyor ve bence yazdıklarına aklının bir kısmı gerçekten de inanıyor. Yazarların ve sanatçıların eserlerinde öldükten sonra da yaşamaya devam etme düşüncesinin çoğu zaman inkar edilse de gerçek olduğuna inanıyorum ve hatta bunu anlıyorum da ancak Stephen King kendi yaşamını hayal gücüyle ürettiği öyküleriyle iç içe geçirerek bu duyguyu (fanteziyi) çok güçlü bir şekilde yaşadığını açıkça sergiliyor ve belki de bu yüzden aynı Stephen King’in yaşamı gibi hikaye hiç bitmiyor hep devam ediyor.

Etiket: , , ,


Yazar Hakkında

Lise yıllarında fantastik kurguyla tanışan, zamanla bilimkurgu eserlerini de takip etmeye başlayan yazar İstanbul üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği mezunu olup özel bir şirkette yazılım mühendisi olarak çalışmaktadır.