Hasta Yeşil Adamlar - Onur Gürleyen

Hasta Yeşil Adamlar

Onur Gürleyen’in 2018’de Nota Bene’den yayınlanan Hastalık romanı oldukça ilginç ve bir o kadar da karanlık bir distopya.

Adeta bir ütopyayı yaşayan toplum aniden bir hastalık nedeniyle çöküşe uğruyor, sonrasında gelen savaşlar ve yıkımlarla her şeyini kaybediyor. Kitabın kahramanı, aynı zamanda bir yazar olan Ata Bey’in kaleminden hem geçmişteki olağanüstü düzenli ve huzurlu dönemi okuyor hem de olayların geçtiği güncel döneme, çalışma kampında ve sonrasında kaçtıkları ormanda yaşadıkları olaylara şahit oluyoruz.

İnsan hayatının önemli ve değerli olduğu, çalışma saatlerinin çok kısa olduğu, buna rağmen yeterli üretim ve hizmetin yapılabildiği, herkesin istediği her şeye düşük maliyetler karşılığı sahip olabildiği bir düzen Ata Bey’in gençliğindeki ortam. Böyle bir ortamdan çalışma kamplarına, yiyecek içecek bulamamaya, her gün sevdiği birkaç kişiyi daha kaybeden psikolojik olarak çökmüş insanlardan oluşan bir topluma dönüşüyor sonrasında. Ve bu dönüşümün bir yazar gözünden aktarılmasını okuyoruz Ata Bey’in büyük bir azimle sabahlara kadar durmaksızın yazdığı kitabında. Kitap, Ata Bey’in eşini kaybetmesi ardından asker oluşu, onun gözünden dinlediğimiz zombi misali dönüşmüş hasta yeşil adamlardan oluşan düşmanlarla başlıyor. Zombi dediğime bakmayın; zeki ve alet kullanabilmelerini geçtim darma duman olmuş öncüllerinin tekrar kuramadığı bir düzeni kurabilmiş canlılar aslında.

Dönüşüp kurtulmak mı yoksa sonuna kadar direnmek mi?

Ata Bey’in kitabını yazmaya başladığı döneme gelirsek… Yeni düzen gerçekten katlanılması çok zor bir düzen. Şişman patronların gökdelenlerin en tepesine kurulup çalışma kamplarında çalışan insanların emeğini sömürdükleri, insanların bir kampta karınlarını azıcık doyurmaya yetecek kadar kazanabildikleri bir ortamda saatlerce çalıştıkları, gece baskınlarıyla sebebi bilinmeden götürülen insanlar, anlamını yitirmiş bir hayat sadece hayatta kalmanın yettiği… Bu düzene katlanmak yeterince zorken bir de denizin öte yakasındaki yeşil düşmanlar. Çok daha güçlü, çok daha sistemli. Sahi o uçakları ve bombaları nereden bulmuş olabilirler ki?

Kitabı okurken sorgulamadan duramadım, bu kadar çile niye, dönüşüp kurtulmak daha iyi değil mi?

“Esse Est Percipi”

George Berkeley

George Berkeley – esse est percipi

Ata Bey’in savaştan sonraki yaşamı da çok ilginç, bir süre evsizlerle birlikte sokakta kalıyor, sonrasında çalışma kampına girmeyi başarıyor, eşiyle birlikte yaşadıkları eski evine yerleşiyor ve burada hayatını yazmaya başlıyor, sonra şişman patronlara karşı çıkan direnişin baş kahramanlarından biri olup ormanda ıssız bir eve 2 arkadaşıyla birlikte yerleşiyor. Ve tüm bu olaylar süresince hep yazmaya devam ediyor.

Çalışma kampından arkadaşıyla yaptıkları tartışmalarda Ali ona sürekli kimin için yazdığını soruyor. Ata Bey bu düşünceyi küçümsüyor.

Bir yazar niçin yazar? Yazmak zorunda olduğu için mi yoksa birileri okusun diye mi? Bu soru kitabın merkezinde bir yerde yer alıyor aslında. Kimsenin okumayacağını bilse de sürekli yazan bir yazar – nitekim okuyacak insanın kalmadığı bir dünyada yaşıyor Ata Bey.

Bu durumda eser var olmuş olur mu? George Berkeley’e göre “Var olmak, algılanmaktır.Hiç okunmamış bir eser var olmuş mudur?” Gerçekten hoş bir ikilem.

Son mu yoksa başlangıç mı?

Oldukça ilginç, okuduğum onlarca distopyadan kendine özgü yönleriyle ayrılan, ayrıca akıcı anlatımıyla ve merak uyandıran kurgusuyla keyifle okuduğum bir roman oldu Hastalık. Ata Bey’le yer yer empati kurdum yer yer onu kibirli buldum, Ece konusundaki tavırlarına açıkcası kızmadım değil. Kitabı hızlıca bitirip kapağını kapattığımda bu hikayeyi bir de yeşil adamların gözünden dinlemek istediğimi farkettim. Onları sadece Ata Bey’in gözleriyle, yanlı bir bakış açısıyla tanımıştık. Ama onlar bundan çok daha fazlasıydı. Onlar değişmeye direnen bu zavallı insanlar hakkında ne düşünüyorlardı? Olaylar denizin öteki tarafından nasıl görünüyordu? Bence Hastalık bu bakış açısıyla ikinci bir kitabı hak ediyor diye düşünüyorum.

Stalingrad

Emmanuil Evzerikhin-Barmaley Fountain

Emmanuil Evzerikhin-Barmaley Fountain

Kitabı ilk elime aldığımda kapak fotoğrafından çok etkilendim. Önce V for Vendetta’da St. Mary’s katliamının anısına yaptırılan heykele benzettim fotoğraftaki heykeli ama emin olamadım. Onur Bey’le konuştuğumuzda resmin Emmanuil Evzerikhin’in 2. Dünya savaşı sırasında çektiği bir fotoğraf olduğunu öğrendim. Araştırdığımda bu heykelin Stalingrad’da bulunan Barmaley Fountain olduğunu, fotoğrafın 1942/43 yıllarında 6 ay boyunca 1000 tondan fazla bombayla Naziler tarafından bombalandığı dönemde çekildiğini öğrendim. Yıkık dökük şehre karşı oynayan çocukların dokunaklı görüntüsü Hastalık’ın atmosferiyle de çok uyumlu. Kitabı okumaya ilk başladığım yerin kızımı oynaması için götürdüğüm park olması ise ayrı bir tesadüf. Sanırım üzerimdeki etkisini en çok bu durum artırdı. Aynı parka her gidişimde adeta bir distopyanın karanlık atmosferine giriyorum. Rengarenk oyuncakların olduğu bir parkta bunu hissetmek oldukça tuhaf ve bir o kadar de eğlenceli bana göre.

Arka Kapakta Yediğimiz Gol

Kitaba başladığımda, ilk dönüşümleri okuduğumda, dönüşülen varlığın zombi olmadığını, hatta insandan daha üstün, onun zaaflarını barındırmayan bir varlık olduğunu biliyordum. Nasıl bilebilirim diye düşündüm yer yer, ortalara geldiğim anlarda. Bunu bilmek hoşuma gidiyordu gitmesine ama bilmesem hissedebilir miydim, ya hissetmezsem sonunda çok şaşırabilir miydim düşünmeden edemedim. Hatta ortalara geldiğimde bu kanıya nerden vardım diye düşünüp başa dönüp hızlıca bir daha okudum. “Evet okuduğum yüzlerce kitabın sonunda bunu hissedecek kadar algılarım gelişmiştir tabii” diye düşünüp böbürlendim, “yok o kadar da değil” dedim sonra. İnternette araştırmaya başladım. Spoilerlı bir inceleme yazısı aradım ama nafile. Sonra içgüdüsel olarak kitabın arka kapak tanıtımına tekrar bir göz attım. Ve Bingo. Her şey oradaydı.

“…Kendi dışındaki her şeyi kullanmak ve sömürmeyi kendine bahşedilmiş bir hak sayan insan, bir gün aynı yaklaşımın kurbanı oluyor. Yeşil adam, asıl hastanın değişime uğramamış insanlar olduğunu anlatıyor bize. İnsan uygarlığının zamanın karşısında tutunamayacağını, çünkü değişmekten korktuğumuzu… Ve bizi kendi silahımızla vuruyor”

 

Etiket: ,


Yazar Hakkında

Tüm dünyaya karşı bir kaliteci, özellikle süreçlere uymayanlara düşman. Süper kahramanlardan oluşan bir kalite takımının yöneticisi ve kurgu-bilim'in 4 silahşöründen biri. Bunlar yetmiyormuş kendisi gibi bilim kurgu seven eşiyle birlikte dinozor manyağı bir ufaklığın da ebeveyni. Hepsine nasıl yetişiyor kendisi de bilmiyor ama ailesi, bilim kurgu ve grunge onun vazgeçilmezleri.