Karanlık Şehri Dinlemek

Kurgu sinemasında görsel kadar işitsel öğelerin de yaratılan dünyanın önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Sanat ve bilimin kesişim kümesinde tasarlanan bu işitsel atmosferin gerek zaman-mekan algısı gerekse duygu durum aktarımı hususunda kayda değer bir etkisi var üzerimizde, farkında olsak da olmasak da.

Ses mevzuatının meraklısı olarak bu konudaki ilk yazımı yazmak üzere çocukluğumun ilk sinema anılarından Dark City’nin karanlık sokaklarında dolaştım tekrardan. İtiraf etmem gerekir ki bayağı şanslı bir tercih oldu. Ana fikri ve görsel kurgusu açısından başarılı olarak hatırladığım Dark City, işitsel olarak da gayet dikkat çekiciydi. Film boyunca gerginliğin korunması, yükseltilmesi gibi fonksiyonları başarılı bir şekilde desteklemiş. Belli başlı birkaç sahne üzerinden bu işitsel atmosferin kurgulanışı ile ilgili hoşuma giden, ilgimi çeken detayları paylaşmak istiyorum. Tabii biraz spoiler ve yorum içeren bir yazı olacak. İzledikten sonra okumak daha anlamlı olabilir.

Zaman-Mekan Algısı

Açılış sekansında, kadraj uzaydan Dark City’nin sokaklarına doğru kayarken yüksek perdeden düşük frekanslara doğru hareketlilik artıyor. Uzayın geniş görüntüsünde tiz ve geniş bir ambiyans duyuyoruz. Bu noktada ‘’Uzayda ses olur mu?’’ sorusu aklımıza takılabilir pekala, fakat bunu bir kenara bırakalım. Kadraj, Dark City’nin yüzeyine inerken bas frekanslar da belirginleşmeye başlıyor. Üst perdede başlayıp alt frekansların yükselişi ile devam eden müzikal yapı, yukarıdan aşağı hareketi vurgularken zemin hissiyatını belirginleştiriyor. Mekan perspektifinde fark ettiğimiz işitsel hareketlilik, üzerine eklenmiş küçük motiflerle de belirsizlik ve gerginliği destekliyor. Kurgulanmış bu tedirgin atmosfer bize filmin adı gibi karanlık bir deneyim yaşatacağına dair ilk sinyalleri veriyor.

Dr. Schreber

Dr. Schreber

Dark City’nin sokaklarında gördüğümüz ilk karakter Dr. Schreber. Düzensiz birkaç adımdan sonra cebinden çıkardığı köstekli saatin tik taklarında şırıldayan zaman nehrinin akışı aniden kesiliyor. Beklenen an geldi ve zaman durdu, en azından bazıları için. Doktorun zamanı ise ağır aksak adım seslerinde hala akmakta.

Otel

Otel

Yüksek bir binanın loş ışık sızan penceresine doğru ilerlerken metronom gibi salınan lambanın verdiği bela sinyali, orkestrada hızlanan yüzey ritmi ile de vurgulanıyor. Ve ani bir sesle içine giriyoruz bu odanın. Su dolu bir küvette kendine gelen kahramanımızın hissiyatı, banyonun boş duvarlarından yansıyan damla seslerinin yanı sıra non-digetic (plana/mekana ait olmayan) ses efektleri ve müzik ile de desteklenmiş. Müziğin dokusunda saat tik taklarının ritmini anımsatan bir katman var. Shell Beach’e ait görüntülerde geri oynatılmış duyulan notalar flashback anlarıyla uyumlu bir detay olmuş. Daha sonraki flashbacklerde de bu sesi duyacağız. Mevcut fon müziğinde bir katman olarak düşünürsek, bu geri oynatılmış sesler, bütün olarak tedirgin edici bir motif oluşturuyor ve yüzey ritmine de eklenerek anın tansiyonunu destekliyor.

Oteldeki saat

Oteldeki saat

Otel odasından kaçan John lobiye geldiğinde herkesi derin bir uykuda bulur. Etrafını gözlemlerken yavaşlatılarak çalınmış gibi duyulan bir takım sesler fark ediyoruz. Bu sesleri, on ikide sabitlenmiş saat görüntüsüyle beraber yorumladığımda Dark City sakinleri açısından durmuş olan zamanla ilişkili bir tasarım olduğunu düşünüyorum.

Saatin çalışmaya başlamasıyla beraber şehrin normale dönerken işitsel atmosfer de tiz frekansların artışıyla genişliyor. Dışarıdan gelen trafik sesleri ile beraber şehrin ses manzarasını (soundscape) duymaya başlıyoruz. Bu geçiş bana durmuş ya da düşük devirde çalışan bir plakçaların tekrar çalışıp normale dönüşünü anımsatıyor. İlerleyen sahnelerde de bu detayları fark edeceğiz. Stranger abilerin ‘tuning’ diye tanımladıkları şehri yeniden yapılandırma işlemi için akış durduğunda işitsel atmosfer derin ve boğukken, hayatin normale dönüşü şehir soundscape’inin tekrar duyulması ile vurgulanacak.

Otel görevlisi

Otel görevlisi

Stranger abilerimiz gırtlağını sıktıklarından ötürü zorlukla nefes alıp veren otel görevlisini istedikleri bilgiye ulaştıktan sonra uykuya daldırırken de yine sesleri derinleşiyor, muğlaklaşıyor ve hoş bir yankı efekti ile ekran kararıyor. Filmin başından beri gayet başarılı bir şekilde korunan bu işitsel gerginliğe kadifemsi bir kadın sesiyle başlayan Sway parçasıyla kısa bir ara veriyoruz. Bu mini dinletileri ayrı bir başlıkta inceleyeceğiz. Şimdilik zaman-mekan perspektifinde devam edelim.

Tüm filmi bu şekilde adım adım incelemek çok uzun bir yazı ile sonuçlanacağından bu yaklaşımdan biraz uzaklaşalım ve genel perspektifte inceleyelim. Diyaloglar esnasında da mekanlara dair işitsel detaylara önem verilmiş. Dr. Schreber’in laboratuvarında Mrs. Murdoch ile diyaloğu, düzenli gittiği havuz ya da Stranger abilerin meclisi gibi sahnelerdeki yankı karakteristiği bu mekanların algısında kadraj kadar önemli bir rol oynuyor. Bizi de mekanın içerisine alarak izlettiriyor olayları.

Havuz sahnesi

Havuz sahnesi

Bu işitsel atmosfer kurgulanırken çekim planlarına da dikkat edilmiş. Mesela Schreber ve Stranger’in havuz kenarındaki diyaloğunda, yakın planlarda ses belirgin ve yakından gelirken, uzak ve geniş planlarda ses de geniş bir mekanda yayılıp yankılanarak geliyor.

Karakterler ve duygu-durumları

John Murdoch’un kendisini içinde bulduğu bilinmezlik ve tedirginlik film genelinde müzikal motiflerde vurgulanmış. Banyoda uyandığı sahnede müziğin dokusundaki saat tik taklarını anımsatan tedirgin katmandan yukarıda bahsetmiştik. Film boyunca John’a eşlik edecek bu katman ve bu tarz müzikal öğeler. Ne yapacağını bilemediğinde ya da bir karar verirken belirginleşen ritmik detaylar John’un duygu durumunun ifadesinde etkili bir rol oynamış.

John bağırırken

John bağırırken

İlk gece yarısı tuning’i (ayarlama) başlıyor. John Murdoch sokaktayken şehrin normal seyrinin donuşuna tanıklık ediyor. Birilerine ulaşabilmek için sahnede sesinin sokakta yankılanışı, koca bir hiçliğin içerisinde tek başına kalmışlık hissiyatı güzel vurgulanmış.

Soluk tenli Stranger beyefendilerin damaklarından çıkan tıkırtılar genel karakterlerine özgü belirgin detaylardan. Özellikle hoşnut olmadıkları durumlarda çıkarıyorlar bu sesi. Su gördüklerinde, John’un tuning (ayarlama) yeteneği olduğunu öğrendiklerinde bu detayı fark edebilirsiniz.  Özellikle Mr. Quick in ölüm haberini aldıklarında hep bir ağızdan yükselen damak tıkırtıları ve çığlıkvari ses efektlerinden hissettikleri dehşeti ve yükselen öfkelerini algılayabiliyoruz. Meclislerindeki mekan algısından yukarıda bahsetmiştik. Bu duygu yükselişinin alan içerisinde nasıl yayıldığına dikkat edin.

Büyük tuning sahnelerinde, odaklarını hep beraber gizemli makinelerine yönlendirdiklerinde yine buna benzer ama görece biraz daha farklı bir ses çıkarıyorlar toplu olarak.

Akordeon

Akordeon

Dedektif Bumstead’in evinde akordeonu ile çaldığı melodi, karakterimizin hüzünlü ve yalnız ruh halini vurguluyor. Parçanın melodisi kadar hikayesi de konu ile alakalı. 1939’da Polonyalı Yahudi besteci Jerzy Petersburski tarafından yazılmış Mala Blekitna Chusteczka (Little Blue Handkerchief). Parçanın sözleri, ebediyen kaybettiği aşkını düşünerek dünyada amaçsızca dolaşan yalnız bir adamı anlatıyor. Sevdiği kadından kalan tek hatıra mavi bir mendil. Hatıralarımızı tema alan bu filmin moduna uygun bir seçim olmuş[1].

Dedektifimiz açısından hayat rutin ilerlemekte. Gerçekçi ve sıkıcı fon seslerinden ve melankolik akordeon temalarından algılayabiliyoruz bunu. John Murdoch’in kendine geldiği banyonun ıslak ve karanlık mekan algısını Bumstead ve ekibi tarafından incelenirken pek de hissetmiyoruz. Olayların akışında tabii ki onun da rutini bozulacak. Peşinde olduğu davanın derinlerine doğru ilerledikçe işitsel planda heyecanı yükselten minimal efektler duymaya başlayacağız.

May

May

John May’in evinde. İlk anda belki biraz sakinleşiyor. Radyodan gelen hoş saksafon melodisini duyuyoruz, filmin genelinde yönetmen bizi kadifemsi jazz tınılarla sakinleştiriyor. Spektrum (tayf) olarak da radyodan gelebilecek bir sese uygun, mekana ait, diegetic (kaynağı ekranda gözüken ya da planda varlığı vurgulanan) bir müzik. Fakat John bu konforlu ortamın tadını fazla çıkaramıyor. Odağı nasıl bulaştığını bilmediği, iç dünyasını allak bullak eden konusuna yöneldikçe diegetic saksafon sesi sönümleniyor ve yerini sıkıntılı non-diegetic (kaynağı ekranda gözükmeyen ya da planda varlığı vurgulanmayan) müziğe bırakıyor. John içinde bulunduğu durumun tedirginliği orkestrada yaylılar ile de yansıtılmış.

Emma Murdoch’in donuk ve hülyalı ruh hali de bulunduğu sahnelerin müzikal kurgusunda dinginleşen melodik ve armonik ilerleme ile desteklenmiş.

Aksiyon ve kovalamaca sahnelerindeki tansiyonda perküsyon ve yaylıların yarattığı ritmik vurgular ve dinamik yükselişler önemli rol üstlenmiş. Örneğin John ve Stranger abilerin Shell Beach tabelası önündeki ilk karşılaşması. John elindeki ipuçlarını birleştirip bir düğüme yaklaşırken perküsyon ve yaylıların kreşendosu ile karşılaşıyorlar. Aralarındaki mücadele boyunca müzikal hareketlilik devam ediyor. Tabelada sallanan kolun metalik gıcırtısı foley (ayak sesi, kapı gıcırtısı gibi senkron ses efektleri)fonksiyonunun yanı sıra müzikal bir detay olarak da güzel rol oynamış.

Shell Beach'e açılan kapı

Shell Beach’e açılan kapı

Filmin sonuna yaklaştıkça John ile Bumstead de aradıkları gerçeğe ve Shell Beach’e yaklaşıyorlar. Dr. Schreber’in vazgeçirme çabalarına rağmen kapıyı acan John ve Bumstead’in beklentisi ile beraber müzikal dinamikler de yükseliyor. Kapıyı açıp bulutlu gökyüzünü gördüklerinde orkestranın yarattığı beklenti ve…. Neyse, daha fazla spoilera gerek yok 🙂

Kısaca değinmek istediğim işitseller

Saat tik taklarinin ve gong seslerinin anlatımda tuttuğu yere değinmiştik. Tuning (ayarlama) işlemi başlarken ve biterken bu sesleri duyuyoruz. Film esnasında yer yer çalan telefonun sesi Bumstead gibi bizi de daldığımız karanlıklardan çıkarıp kendimize getiriyor.

Anıları enjekte eden şırınga

Anıları enjekte eden şırınga

İnsanların alnının ortasına lobotomi yaparcasına sokup, hazırladıkları yapay hatıraları enjekte etmekte kullandıkları şırınga izleyicide yer etmiştir diye düşünüyorum. Steampunk tarzı görsel tasarımının yani sıra servo motora benzeyen ve narin(!) bir matkabı andıran sesi de filmde hoşuma giden efektlerinden oldu. Yüzey detayları için yakın çekimlerde kullanmak üzere bu şırınganın kabaca 1 metrelik bir versiyonunu da yapmışlar.[2]

Küçük Stranger

Küçük Stranger

Mr. Hand’e John un hatıraları enjekte edildikten sonra Stranger abilerimizin ilk durakları filmin başlarından hatırladığımız May’in evi oluyor.  Durağa yaklaşan tren sesinin May’i susturan minik Stranger’in “sshh” sesine dönüşümü iki sahne arasında güzel bir ses köprüsü oluşturmuş.

Film içi kısa dinletiler

Sway:

Sway

Sway

Filmin başından beri yakamızı bırakmayan gerginliğe Sway ile ara vermiştik. Parçanın duyumu gayet keyifli, fakat gitarın tonu biraz cılız ve derinde kalmış. Enstrümanların yerleşiminde seyirci perspektifi dikkate alınmış. Bu ve benzeri tarz müziklerde enstrümanların panaroması müziğin prodüksiyonunda önemli bir detay zaten.

Fakat dikkatli bakıldığında bazı ses-görüntü uyumsuzlukları da mevcut. Gitarist abinin elleri yer yer müzikle uyumsuz hareket ediyor. Ayrıca görüntüde double bass görmemize rağmen parçada perdesiz elektrik bass gitar kullanılmış.

Youtube linklerini de şöyle koyalım dinlemek isteyenler için :

Anita Kelsey’den
Jennifer Connelly’den

The Night Has 1000 Eyes:

The Night Has 1000 Eyes

The Night Has 1000 Eyes


Bumstead kahvesini incelerken giren davul atağının kurduğu ses köprüsü ile tekrar jazz bara dönüyoruz ve bu sefer de The Night Has 1000 Eyes isimli parçayı dinliyoruz. Filmde düşük tempolu versiyonunu dinlediğimiz parça aslında 1962 Bobby Vee ile ünlü oluyor.[3]

Dinlemek isteyenler için linkleri de şöyle :

Bobby Vee’den (1962) 
Anita Kelsey’den  
Jennifer Connelly’den  

Filmin bestecisi Trevor Jones, soundtracklerdeki bu parçaları seslendirmesi için Anita Kelsey’den ricada bulunmuş. Fakat Director’s Cut versiyonunda Jennifer Connelly’nin sesinden dinliyoruz. Anita Kelsey’in seslendirdiği  versiyonları filmin soundtrack albümünde mevcut.

The Night Has 1000 Eyes

The Night Has 1000 Eyes

Üzerine kurgulandığı fikirler ve görsel tasarımı kadar işitsel zeminde de etkileyici bir filmdi Dark City benim için. Algım ve bilgim dahilinde üzerine böyle bir yazı yazmak da ayrı bir keyif oldu. Sabredip buraya kadar okuyanlar için umarım ilginç ve aydınlatıcı bir yazı olmuştur.

Ünlü film eleştirmeni Roger Ebert’in  filmle ilgili sesli yorumunu dinleyebilirsiniz.

Referanslar:
[1] http://www.imdb.com/title/tt0118929/trivia?item=tr0615143
[2] http://www.imdb.com/title/tt0118929/trivia?item=tr2696000
[3] https://en.wikipedia.org/wiki/The_Night_Has_a_Thousand_Eyes_(song)

Yazar: Metehan Köktürk

Geçimini yazılım mühendisliğinden sağlayan 1985 doğumlu Metehan Köktürk, çocuk yaslarda yakalandığı müzik illetinden tüm cabalara rağmen kurtarılamadı. Çareyi üniversite yıllarından beri hayalini kurduğu MIAM’da bu illet uzerine yüksek lisans yapmakta buldu. Alanı ses mühendisliği ve tasarımı olmasına rağmen fırsat buldukça sonic arts derslerine de yanlamakta. Arta kalan zamanını da fotoğraf, dans, longboard gibi irili ufaklı hobilerle doldurmakta.

Soundcloud : https://soundcloud.com/metehankokturk

Vimeo : https://vimeo.com/metehankokturk

Instagram : https://www.instagram.com/mete.trk

500px : https://500px.com/metehankokturk

Etiket:


Yazar Hakkında