Orta Dünya’ya Yolculuk

Aule’nin Sırrı

Eru yani tek olan yaratıcı, Valar’ın müziğiyle dünyayı ve evreni yaratırken kendi eliyle de insanlar ve elfleri yaratmıştı. Bilinçli varlıkların yaratımının sırrı hep O’nda kaldı ve bu bilgiyi kimseyle paylaşmadı.

Valar arasında en ilginçlerinden olan ve belki de dünya tarihini en çok etkileyen ikinci Vala’nın –Valar çoğulluk Vala tekillik ifade ediyor- Aule olduğunu Nazgul yazımda kıyısından köşesinden ifade etmeye çalışmıştım. Bu konuda birinciliği kimseye kaptırmayan ve elini taşın altına koymaktan çekinmeyip kağıttan kaplanlara meydan okuyan Vala ise Melkor’du elbette. Aule, Valar’ın geri kalanı gibi insanların ve elflerin yaradılışlarından haberdardı ancak mahiyetini tam anlamıyla anlayamamıştı. Öylesine büyük bir merak ve yaratma içgüdüsüyle doluydu ki sonunda dayanamamış ve hatırladığı kadarıyla onları taklit etmiş, cüceleri yaratmıştı. Tabi cüceleri o zamanların en büyük belası olan Melkor’un kötülüklerine dayanabilsinler diye güçlü, boyun eğmez ve inatçı yapmıştı. Yine de Eru her şeyi görmüş onun bu gizli işini de anlayıp Aule’yle onun cüceleri sakladığı mağarada konuşmuştu.

“Neden yaptın bunu?” demişti Eru. “Neden boyunu aşan işlere bulaştın?” “Çünkü bak onlar senin söylediklerini yapan ama kendi başlarına hiçbirşey yapamayan çaresiz yaratıklar oldular.” diye de eklemişti. Aule ise Eru’dan özür dilemiş ve babasını taklit eden bir çocuğun naifliğiyle konuşmuştu. Beni sen böyle yarattın demeye getirmişti.

Eru, Aule’yi elbette biliyordu ve bu cevap bana kalırsa onu pek de şaşırtmamıştı. Aule’yse Eru’yu üzdüğünü düşünüyordu ve “Onları istersen yok edebilirim” diyerek büyük çekicini kaldırmıştı. Ancak o anda olmayacak bir şey olmuş ve cüceler yaratıcılarına karşı ellerini kendilerini korumak amacıyla kaldırmıştı. Eru, Aule’ye yarattıklarına tekrar bakmasını istemişti. “Bak, artık onların kendi sesleri ve hayatları var, onları yok edemezsin.” demişti.

Yine de ilkdoğanlar olamayacaklardı ve elflerle insanlardan sonra uyanacaklardı. Aule onları tekrar uykuya yatırdı, ta ki elfler ve insanlar uyanıncaya kadar.

Hobbitlerin Kökeni

Tolkien evrenindeki elfler ve insanlar haricindeki bir diğer özgür halk olan cücelerin hikayesi böyle anlatılır. Orklar ve türevleri olan envai çeşit kötü ırkın hikayesiyse Melkor ile alakalıdır ki bir yaratılış hikayesi olmadığı, Melkor’un murdar işlerinden bir başkası olduğu için bu yazının konusu değil. Bizi ilgilendiren konu Hobbitler.

Binlerce yıllık orta dünya tarihinde en başından itibaren kayıt tutan tek halk elfler olduğu ve onlar da başka ırkları pek adam yerine koymadıkları için belki biraz insanlardan bahsederler, hobbitleriyse bir kelimeyle dahi anmazlar. Hobbitlerin yaratılışları tam bir sırdır ve Tolkien bundan neredeyse hiç bahsetmez. Peki kurgusal karakterler olan elflerin yazmalarıyla neden ilgileniyoruz? Tolkien de bize hobbitlerin nereden geldiğini nasıl yaratıldıklarını anlatabilir değil mi? Sorun şu ki, Tolkien anlatmıyor. Burada söz konusu olan okurda oluşan gerçeklik hissini kuvvetlendirmek için Tolkien’in seçtiği yazım tekniği. Tolkien yazdığı kitapların, yani bizim okuduğumuz kitapların, birer çeviri olduğunu söyleyerek işe başlıyor. Yani diyor ki “bu kitapları ben uydurdum gibi değil biri aslından çevirdi gibi okuyun”.

Tolkien’in Küçük Oyunları

Tolkien hikayesinde de oyunları seven ve bunu en basitinden kelime oyunlarından –Beorn ismine sahip karakterin ayıya dönüşebilmesi- tutun da kaderle alakalı trajik kehanetlere kadar –“No man can kill me” derken Nazgul King’in kastettiğinin erkek olması ancak onu öldürenin bir hobbit olması (ironi) ve Eowyn’in “man” kelimesini erkek olarak algılaması- bu silahı kullanmaktan çekinmeyen bir yazardı. Bu konuda da oldukça ciddiydi ve yukarıda bahsettiğim “ben yazmadım bunlar çeviri” oyununu sonuna kadar devam ettirdi. Bu elbette yazar ile okuyucu arasındaki bir yazım tekniği ve Tolkien bunun yaratacağı tepkinin farkındaydı. Başarılı olduğu da bence aşikar. Oğluyla olan mektuplaşmalarında karakterlerin geçmişte yaşadıkları bilinmeyen noktaları vurgular ve sanki bir okur gibi bunu oğluyla tartışır. Orta dünyada ün yapmış beş büyücüden bahsederken Mavi Büyücülerin doğuya gittiklerini söyler oğluna ama onların başına gelenlerden aynı bir okur gibi habersiz olduğunu söyler ve tahminlerde bulunur. Hatta utanmasa oğluna soracak raddeye vardıracak gibi bir izlenim bırakır.

Tolkien’in kitaplarında ve hayatında taviz vermeden uyguladığı bu tarz aslında yine okuyucularıyla paylaştığı bir oyundur. Yaşarken yayınladığı ilk kitap olan Hobbit’te bu tarzı muhafaza eder ve Hobbit Tolkien’in aktardığı kadarıyla Bilbo Baggins’in hatıralarını yazdığı kitaptır. Bilbo olayları bizzat yaşayan kahraman gibi mi anlattı yoksa onu çevirirken Tolkien mi öyle çevirdi bilinmez ama kitabın anlatımı olayları dışarıdan izleyen bir üçüncü şahıs anlatımı gibidir. Ancak bu noktada belki geçmişte bu kitabı okuyanların yaşamadığı modern bir tartışmayı yaşadığımızı görüyoruz. Bu tartışma son yılların en popüler tartışması.

Film kitaptan neden bu kadar farklı?

Kızgın kitapseverler Hobbit’i izledikten sonra filmi beğenmediklerini beyan edip –kimisi beğenmişti ama onlar pek konuşamadılar- eksiklerini sıralarken dile getiremedikleri bir farklılık daha hissetmişlerdi. Sadece sahneler olarak değil kitap filmden bütünüyle farklı ve karanlık bir havada geçiyordu. Peter Jackson her şeyi berbat ettiği gibi acaba kitabın sadece özetini okuyup elindeki raporlara göre mi film çekmişti? Bu sorun konunun tartışıldığı neredeyse her platformda gündeme geliyor ve insanlar anlayamıyorlardı. Yani büyük bir kısmı anlayamıyordu. Kitapta yakaladıkları havayı filmde yakaladıklarını söylemek pek mümkün olmamıştı.

İşin aslı ben Peter Jackson’ın bunun farkında olarak bilinçli tercihler yaptığını düşünüyorum. Çünkü kitap ve filmdeki büyük farkın sebebi Tolkien’in yazım ya da aktarım tekniğiyle alakalı. Hobbit kitabını yazan kişi bizzat Bilbo Baggins’ti ve Tolkien Hobbit’i o karakterin bakış açısıyla yazmıştı. Bu durumda biz de kitaptaki tüm olayları Bilbo’nun bakış açısına göre okumuştuk. Ne kadar da eğlenceliydi. Bilbo’yu biraz hatırlayalım lütfen. En ciddi ve tehlikeli maceralarda hatta Gollum ile olan bilmece oyununda –düşünün lütfen kendisini yemeye niyetli bir yaratıkla ucunda kendisinin yemek olduğu bir bilmece oyununa dahil oluyor – dahi, metanetini kaybetmeyen, çelik gibi sinirleri olan ve muhtemelen Angmar’ın büyücü kralının karşısında bile espri yapabilecek bir hobbit Bilbo Baggins. Bu durumda Bilbo’nun yazdığı kitabı bir düşünün. Ejderha ile olan sohbetini bir düşünelim. Karşısında iki ülkeyi yakarak yıkıp tüm hazinesine çöken ve istese bir o kadarını dahi göz kırpışı kadar zamanda yapabilecek çağın en büyük felaketlerinden biri var ve Bilbo onunla resmen goygoy yapıyor. Evet şimdi tekrar Hobbit’i düşünelim. Hobbit isimli kitabı ve o macerayı işte bu hobbit yazmıştı.

Peter Jackson’ın burada bir karar vermesi gerekiyordu. Ya her şeyi güllük gülistanlık anlatacaktı ya da olayları olduğu gibi aktaracaktı. Orta yolu buldu ve olayları olduğu gibi anlatırken Bilbo üzerine odaklanarak onun etrafında dönen olayları daha naif anlattı. Ancak bir eleştiri yapmam gerekirse bu son noktada bence çok başarılı değildi. Bilbo her ne kadar kitaptaki karaktere benzer resmedilmeye çalışılsa da birazcık daha filmin havasına uymuş daha karamsar bir karakter olmuş.

Aslında Tolkien Bilbo’nun olaylara olan bu aşırı pozitif bakış açısını Gandalf’ın ağzıyla anlatıyor başka bir yerde. Gandalf Frodo’yla konuşurken yolculuk boyunca cücelerin Bilbo’yu küçümsemesinden ve neredeyse hiç güvenmemesinden bahsediyor. Ancak Bilbo bunların hiç farkında varamamıştı. Elbette onların güvensizliğini hissetmiş ve kitabında da buna değinmişti ama çok önemli olaylar gibi değil de iki dost arasındaki geçici bir durummuş gibi şöyle bir değinmiş ve sonra unutmuştu.

Filmdeyse tehlikeleri ve felaketleri Bilbo’nun bakış açısına göre değil gerçekte olduğu gibi görüyoruz. Elbette cücelerin Bilbo’ya bakış açısını da böyle izliyoruz. Olaylar daha karanlık ve daha ciddi geliyor bizlere doğal olarak. Farkında olmadan Tolkien’in oyununun bir parçası oluyoruz ve dolaylı bir yapım üzerinden dahi bundan kurtulamıyoruz.

İki eserin belki de ortak olarak ciddiye aldıkları tek olaysa Thorin’in ölümü. Bilbo onun ne kadar önemli ve büyük bir cüce olduğunu fakettirmese de biliyor ve kendince saygı duyuyor hatta seviyor, anlıyor onu. Bilbo, Thorin’in, türünden farklı ve gerçekten de asil –Aragornvari bir saygınlık söz konusu ki bu yine Tolkien’in yerleştirdiği bir olgu- bir canlı olduğunun farkında. Thorin tüm hezeyanlarına rağmen dramatik bir şekilde de olsa Bilbo’nun yüzünü kara çıkarmıyor ve hikayenin sonunda korkularını ve türünün bağımlılıklarını yenerek asıl düşmana karşı savaşmak için çıkıyor. Ejderhayı bile yeterince ciddiye almayan Bilbo, Thorin ölünce saatlerce ağlıyor “çünkü” diyor Tolkien onun tüm bu ciddiyetsizliğini ve kayıtsızlığını affetmemizi ister gibi “o küçük ve nazik bir ruhtu”.

Her ne kadar yüzüğü kıyamet çatlaklarına atıp yok etse de –aslında atamıyor ama en azından oraya kadar götürüyor- Frodo değil Bilbo’dur asıl kahraman benim gözümde. En kritik karar anlarında dahi soğukkanlılığını yitirmeyen bu yiğit hobbit, birlikte olduğu cüceleri defalarca kere kurtarmakla kalmayıp iyi bir yüzük taşıyıcı da oluyor –hatta bizzat yüzüğü bulup ele geçiriyor ve koruyor- ve yardımla dahi olsa ondan vazgeçip doğru bir varisle hikayeyi ilerletme görevini hakkıyla yerine getiriyor. Bizeyse Tolkien’in de dediği gibi 9 ay değil 9 yıl da geçse unutulmayacak bir ocak başı hikayesine dönüşen bu büyük hobbiti sanırım saygıyla anmak düşüyor.

Etiket: , , ,


Yazar Hakkında

Lise yıllarında fantastik kurguyla tanışan, zamanla bilimkurgu eserlerini de takip etmeye başlayan yazar İstanbul üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği mezunu olup özel bir şirkette yazılım mühendisi olarak çalışmaktadır.