Sanat, Ütopya ve Distopya

Sanat, Distopya ve Ütopya

Edebiyatta, sinemada, televizyonda ya da diğer sanat dallarında insanların daha iyi bir dünya ve sağlıklı bir toplum kurduğu tahayyüllerden ziyade, mahşer yerine dönmüş, totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü, barbarlığın öne çıktığı gelecek resimlerine rastlıyoruz.

Özelikle son dönemde sinemanın ciddi bir alternatifi haline gelen dijital platformlar için yapılan televizyon dizileri ve filmlerde karanlık, distopik ve umutsuz bir gelecek tasviri görüyoruz. İdeal toplum alternatiflerine dair ütopyacı vizyon neredeyse sanatın konusu olmaktan çıktı.

Toplum olarak bir distopya fetişine mi sahibiz?

İzlandalı eşsiz sanatçı Björk yeni albümü Utopia vesilesiyle yapılan bir röportajda bu soruya aşağıdaki cevabı veriyor:

Utopia benim için politik bir ifade. Batı medeniyetinin kendine acıya acıya felç geçirip harekete geçmemesinden bıktım. Batı medeniyeti dünyadaki tek öykünün kendi öyküsü olduğunu zannediyor. Bu bana Titanik’i hatırlatıyor. Batı denizin dibine gömülürken gezegenin geri kalanının nefesini tutup kendisini izlemesini ve ona acımasını istiyor. Gerçekten trajik bir durum vuku bulduğunda bu anlaşılır, ancak yüz yıl sürmemeli. Kaybedecek vaktimiz yok. Hemen eyleme geçmeliyiz. Yeşil enerjiye muhtacız. Tepki göstermeliyiz. ‘Yazık bize, dünya yok olacak’ türünden düşüncelere gömülecek lüksümüz yok. Eğlence endüstrisi de bu konuda sorumlu hissetmeli. Belki fazla anne kafasıyla düşünüyorum, ancak Batı’dan gelen eğlence ürünlerinin yüzde doksanı öldürme kavramını normalleştiriyor. Eğer bu nihilist ya da distopik olmak isteyen tekil bir sanatçının kişisel estetiği ise sorun değil. Ama şu an insanoğlu olarak türümüzün geleceği tehlikede ve durduk yere drama yarattığımı sanmıyorum.

(Express, Ocak 2018)

Soru çok doğru: Eğlence sektörünün bize sunduğu işlerin içeriğini sadece nihilist ve distopik olmak isteyen tekil sanatçılar mı belirliyor? Yoksa bunda politik bir yan mı var? Dünyanın her köşesinde savaşlar, açlık, yoksulluk ve adaletsizlik hüküm sürerken örneğin dizi sektörünü bu gidişattan ve sistemden bağımsız düşünebilir miyiz?

Mars’ta yaşam bir ütopya mı?

İnsanlığın ve gezegenin geleceğiyle ilgili tahayyülün ‘distopik’ bir beklentiye dönüşmesinde popüler sanatın rolü çok büyük. Bir çoğumuza göre dünya yüz yıl sonra çok daha kötü bir yer olacak. Nükleer santraller ya da iklim değişikliği sebebiyle yok olmuş ya da yaşanmayacak hale gelmiş bir dünya, harap olmuş şehirler, birbirini yiyen zombileşmiş insanlar, makinelerin kontrolündeki dünya, yapay zekaya boyun eğmiş insanlık… Bu algının oluşmasında dünyanın bugün içinde bulunduğu durumun payı elbette çok büyük. İnsanlık bugün yaptığı şeyleri yapmaya devam ederse belki yüz yıl sonra bir yuvamız olmayacak.

Senaristler bunu çoktandır biliyor olmalılar ki son dönem bilim kurgu filmlerinde insanlık için dünya dışı yaşam alternatiflerini çokça görmeye başladık. Mars’ta nasıl hayatta kalınır vs. Dünyadan umudu çoktan kestik. Ütopyanın artık sanatta yeri yok.

Mars’ta yaşamanın da bir tür ütopya olduğu düşünülebilir. Ama bize sunulan, Mars’ta insan dışkısının içinde yiyecek yetiştirebilme ütopyası! Mars’ta yaşam fikri söz konusu olduğunda hangimizin aklına “cennet” gibi bir gezegen görüntüsü geliyor. Eminim bir çoğumuzun hafızasında beliren ilk imaj devasa bir cam fanusun içinde yaratılmış yapay bir yaşam alanı.

Üzerinde yaşadığımız gezegeni son elli yıl içinde yaşanmaz bir hale getirdik, geleceğini kurtarmak adına çözümler üretmiyoruz. Sanki artık ölüm tarihi belli ve o tarihe doğru hızla ilerliyoruz. Ancak sonraki muhtemel yaşam alanlarımız için tahayyülümüz de bugünkünden farklı değil. Peki bu algıyı yaratan ne? Doğanın ve insanlığın en büyük düşmanı kapitalizm evet, ama algılarımızı yönlendiren ise medya ve sanat.

Ütopya bir zorunluluk mu?

20. yüzyıl ve öncesi dünya sanatında ütopyanın yeri çok önemliydi. Sanatçılar eserlerinde çoğunlukla insanlık için iyi bir gelecek hayal ediyorlardı. Ama Jack London’dan Huxley’e, Kafka’dan Orwell’e anti-ütopyanın en önemli örneklerini vermiş yazarların eserlerinde de distopya alt metinde mevcut düzene karşı bir eleştiri olarak kullanılmış ve toplumun ideal geleceği için çözümler sunulmuştur.

Demir Ökçe, Cesur Yeni Dünya, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Fahrenheit 451 gibi distopik edebiyatın başyapıtları insanlık için birer uyarı niteliğindedir. Yani aslında Ütopya ve Distopya iç içe geçmiş diyebiliriz.

Bugünün yapıtları birer estetik hızlı tüketim nesnesinden öteye gidemiyor. Felsefi derinliği olmayan ve anlık duygu durumları yaratan eğlence malzemeleri. 21. yüzyılın bireyci sanatı bireyin iç dünyasını didik didik etmesine rağmen toplumun en büyük ve biricik sorununa dair umutsuzluktan başka hiçbir şey söylemiyor. Söylemesi mi lazım? Evet söylemesi lazım.

Zizek’in dediği gibi ütopya bir zorunluluktur. İçinde bulunduğumuz dünyadan daha iyi bir dünya umudunu canlı tutar ve bize dayatılana karşı başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösterir. Bunu görsel, işitsel ve edebi olarak hafızalarımıza kazımak da sanatın sorumluluğu.

Hüsnü Duyum

Etiket: ,


Yazar Hakkında