We Have Always Lived On Mars

We Have Always Lived On Mars

Tor Yayınevinin yayınladığı e-kitap öyle iyi oldu ki benim için. Keşfettiğim için gerçekten çok mutluyum. Öğle tatillerim için çok keyifli ve doyurucu bir aktivite haline geldi. Bugün 3. öykümü de okudum.

Daha önceki yazımda sormuştum kendime “Hislerim mi kuvvetli, yoksa ilk cümleden bir öykünün iyi olacağını anlamak çok mu kolay” diye, bugün yeni bir alternatif eklendi: “Yoksa bu e-kitaptaki bütün öyküler mi çok güzel” şeklinde. 🙂

Öykünün adı: We Have Always Lived On Mars (Biz Her Zaman Mars’ta Yaşadık)
Yazar: Cecil Castelluci

E-kitabın 690. sayfasında yer alıyor. Öyküye aynı zamanda buradan da ulaşabilirsiniz.

Mars’ta geçen öyküleri her zaman çok sevmişimdir. Kolonilerin kuruluşu, insanların ortama adapte olmak için çabalamaları, her zaman gerektiğinden daha az miktarda bulunan temel ihtiyaçların karşılanması için verilen mücadeleler. Temel ihtiyaçların karşılanması için birlikte çalışan insanların arasındaki sosyal dengelerin dünyadakinden ne kadar farklı olabileceğinin düşünülmesi ve her öyküde vurgulanabilecek yeni bir konu bulabilmek.. Bu açılardan koloni yaşamı bilim kurgu yazarları için çok geniş bir kaynak diye düşünüyorum.

We Have Always Lived On Mars, bu kaynağın özgün bir şekilde kullanıldığı bir öykü bence. Önce çok standart başlıyor. Hiçbir şey olmadan öykü bitebilir ve bir koloninin Mars’ta geçen bir gününü anlatabilir sadece diye düşündürüyor. Ki bu bile benim için yeterli 🙂 Ama öyle değil.

4 kuşaktır Mars’ta yaşayan ve çok küçük bir koloni kurabilmiş 24 kişilik bir insan topluluğuyla tanışıyoruz. Öyküyü küçük bir kızın gözünden öğreniyoruz. Önce koloninin geçmişi bize aktarılıyor.

İlk gelenler hep yeni dalga kolonicileri beklemişler ancak onlar hiç gelmemiş. Sonra dünyayla ilişkileri tamamen kesilmiş. Dünyaya ne olduğunu öğrenememişler ama onları bu şekilde yalnız bırakmalarının olanaksız olduğunu farz ettikleri için  bir felaket olduğunu ve dünyada hayatın sona erdiğini düşünmüşler.

Koloni sadece 24 kişiyi barındırabiliyor. Yeni bir birey doğduğunda en yaşlı olan oksijen tüpü olmadan ve korunaklı kıyafetlerini giymeden dışarı çıkıyor ve yeni bireye habitatta yer açıyor.

İlk gelenler, habitatta daha fazla insana yer açmanın yıldızları izlemekten daha önemli olduğunu düşündükleri için gözlem evini ve teleskobu devre dışı bırakmışlar. Buradan çıkan malzemeyi de habitatı genişletmek için kullanmışlar.

Mevcut oksijen tüpleri sadece iki saatlik oksijen ihtiyacını karşılayabiliyor ve koloniciler sadece 1 saatlik mesafe kadar uzaklaşabiliyorlar habitattan.

Uzay giysileri 4 kuşak önceden kalma ve çok yıpranmış durumdalar. Ve günün birinde olağanüstü bir şey oluyor. Küçük kahramanımız habitat dışındayken elbisesi yırtılıyor ve beklenilenin aksine ölmüyor. Sonunda Mars’a adapte olan kuşağın yetiştiğini düşünen koloni, küçük kahramanımızı 2 saatten daha uzak bir mesafeye keşfe gönderiyor.

Zaten 10 sayfa olan öyküden bu kadar bahsetmek yeterli sanırım. (hatta “yeterli”den fazla bile olabilir, sadece detaylardan ve sonundan bahsetmedim 🙂 )

Öykünün sonu bomba gibi. Anlatımı ise çok yalın ve akıcı.

Hala karar veremeyen varsa hangisinden başlayayım diye, bundan da başlayabilirsiniz.

Everyone works at living. Or else we all die.
We have been trying to infect the planet with life so that we can make it ours.

İyi okumalar.

Etiket: ,


Yazar Hakkında

Tüm dünyaya karşı bir kaliteci, özellikle süreçlere uymayanlara düşman. Süper kahramanlardan oluşan bir kalite takımının yöneticisi ve kurgu-bilim'in 4 silahşöründen biri. Bunlar yetmiyormuş kendisi gibi bilim kurgu seven eşiyle birlikte dinozor manyağı bir ufaklığın da ebeveyni. Hepsine nasıl yetişiyor kendisi de bilmiyor ama ailesi, bilim kurgu ve grunge onun vazgeçilmezleri.