Yıllar Sonra Sandman #1 – Düş Müziği

Sandman tekrar-okuma maceramıza 1. cilt Düş Müziği ile bıraktığımız yerden devam ediyor ve baştan başlıyoruz. (Serinin önceki yazısı için tıklayınız.) Bu yazıda bir inceleme yapmaktansa, benim konumuma zıt bir şekilde Sandman’i ilk kez okuyan Eda (@edavanhalen) ile bir söyleşi gerçekleştiriyoruz. Bir tür karşılıklı sohbet olduğu için yazının içinde bolca keyifbozan var, okuyucuya tavsiyemiz ilk cildi yakın zamanda okumuş olmasıdır. Yazı içinde benim söylediklerimi italik, Eda’yı ise normal yazdım.

Bağlam sağlamak için paylaşılan tüm paneller archive.org‘daki toplamadan alınmıştır, hafızasını tazelemek isteyen okurlar oraya da başvurabilir.

Giriş ve §1 – Tutsak Rüyalar

Ee, genel olarak Sandman’in ilk cildini nasıl buldun?

— Çok beğendim. Gerçi başlarda, diğer Gaiman kitaplarında olduğu gibi, taşlar yerine oturana kadar vakit geçti, hatta başkalarında yaptığım gibi bunda da bitirince dönüp ilk kısımları tekrar okudum. Zaten Dream’i doğru düzgün tanımıyordum, tekrar döndüğümde Dream’in hapsedilmesi daha anlam kazandı. Aksi takdirde bir tarikatın kendi büyüsel iç politika sohbetleri gibiydi.

Doğru, ilk sayıya bakarken kimin hikayesini okuduğumuz çok belli değil. Bu tarikat liderinin mi, şu çocuğun mu… Zaten fark ettim ki serinin ana karakterinin yüzünü 22. sayfada görüyoruz.

— Ben de yüzünü görmek için sabırsızlanıyordum. Gölgelerde gizemli biri, ama yüzü hiç görünmüyor!

Aslında yüzü de karakteristik bir şekilde özelliksiz. Bu ilk sayıda Dream yan oyuncu gibi düşünülebilir. Bana ilk sayıda korkuya yakın bir ton hedeflenmiş gibi geliyor, pazarlama kampanyasının sloganları da “sana bir avuç kumda korkuyu göstereceğim” falan ama garip, çiğ bir korku gibi geliyor, arkaplanda müzik çalan bir karnaval korkusu gibi. Tabii bu benim okült meseleleri ciddiye almakta zorlanmamdan da olabilir.

— Ben çizgi romana adını veren karakteri görmek için sabırsızlandığımdan buraları çok hevesle okumamış olabilirim.

Sandman demişken, bu derginin çıkma sebebi olan kahramanı da görüyoruz. Eskiden Sandman diye bir karakter varmış, bunu tekrar piyasaya sürmeye çalışırken bu işin olmayacağını görüp bambaşka bir şey yaparak buna geçmişler.

— Benim takıldığım bir nokta, koskoca Rüyalar Lordu’nun kese, yakut ve miğferi olmadan hükmedemeyişi. Neden bunları böyle umursuyor, acaba diğer Endless’ların da böyle objeleri var mıdır?

Sandman

İleride görüyoruz ki yakut Tek Yüzük gibi bir şeymiş, özünün bir parçasını ona koymuş.

— Yani, babaları mı onlara vermiş…

Babaları mı?! Ben okuduğum sırada hiç öyle düşünmemiştim ama anne ve babaları sahiden varmış.

— Bana sadece Baba vardır gibi geliyordu.

Bense bu aileyi hep “bir gün yoklar, ertesi gün varlar” diye düşünmüştüm ama senin bunu hemen hissetmiş olman da ilginç.

— Hepsinin bir hüküm alanı olması, ortada daha üst bir düzen olduğunu düşündürüyor.

İlk sayıya dönersek, karakterimiz tutsak olup armalarını kaybediyor. Etrafta tuhaf, gotik bir güç çekişmesi var. Rüya’ların kaybından etkilenenlere kimi örnekler görüyoruz. Yani bu Unity Kinkaid mühim bir karakter?

— Evet.

Şu kareye bakar mısın, Bach’ın Tocatta ve Fugue’su çalsa yeridir!

— Doğru, 1940’lar korku filmi gibi.

Ve sonunda kahramanımız kurtuluyor. Bilmiyorum, belki ilk bölüm olmasındandır ama tekrar okuduğumda dahi çok büyük bir duygusal gerilim hissetmiyorum. Ona dair tek bilgim hapsedilmesinden ibaret olduğu için kurtulması veya kurtulmamasına büyük bir tepkim yoktu. “E peki, iyiymiş.” Bir de genel olarak sayının korkunç olma çabasının tuhaflığı…

— Bense esas kısmın şimdi başlayacağını düşündüm.

Elbette, ama eğer bunu 1989’da tek fasikül olarak okumuş olsam devamını takip etmeye soğuk yaklaşabilirdim. Tabii bunda yaşın da etkisi olabilir. Bugün böyle diyorum ama belki 19 yaşımda farklı hissederdim. Ama korku temasını yakıştıramadığımın inkarı yok.

— Ama teması karanlık, bu hissi de aktarmış derim ben.

Sanırım senin rahatsız olmayıp benim olmam bundan: Ben biliyorum ki karanlık olmadığı zamanlar da gelecek ve ben bunu hatırlıyorum. O yüzden de kafamdaki Sandman algısıyla uyuşmadı. Sendeyse böyle bir algı olmadığı için karanlığı kabul edebildin. 

§2 – Kusurlu Ev Sahipleri

İkinci sayıya geçtiğimizde… açıkçası benim söyleyecek pek bir lafım yok. Ancak genel olarak bir baktığımda çizimlerin güzel bir şekilde farklı olduğunu söyleyebilirim. Bir tarzı var.

— Öyle, baksana Dream kara çukurlarda parlayan gözlerine dek karanlık bir karakter. Gördüğüm kadarıyla, örneğin sonraki ciltteki Destiny, diğer Endless’lar böyle değil.

Aslında bu ciltte de Destiny var ama…

— Dr. Destiny ile karıştırıyor olmayasın? Zaten o da tuhaf, kötü karakterin adını Endless adı koymak…

Ben onun DC’nin eski kötü karakterlerinden biridir sanıyorum.

— Evet, Dream’in yakutu alıp yozlaştırmış, güçlenmiş.

Kastım, muhtemelen 1989 öncesinde de rüyaları falan da kullanan bir kötü karakter olarak vardır, Gaiman da bunu görüp dahil etmiş olabilir. Ama benim kastım Endless’lardan Destiny: şu karede görüyoruz işte “çatallanan yolların bahçesinde Destiny”i. Gerçi burada Dr. Doom’a benziyor. Death’e gelirsek de haklısın, örneğin o bildiğimiz insan.

— Ben de şöyle bir şey okumuştum, tüm Endless’lar içinde sadece Death’in konuşma balonu alışıldık beyaz üzerine siyah yazı şeklinde, çünkü en insani olan o.

Ama bu sayının kendisi… örneğin Habil’le Kabil’i tanıtıyor ama genel olarak boşluk doldurmaya yönelik bir sayı gibi hissettirdi.

— Katılıyorum.

Arada hikayenin nereye gideceğinin ipuçları veriliyor.

— Evet, örneğin Dr. Destiny’i ile tanışıyoruz.

Sarayını teftişe çıkan Dream, kalem müdürü Lucien ile karşılaşıyor. Önceki yazıda verdiğim ipucu doğrultusunda, kader ağlarının üç hanımından armalarının kaderi hakkında bilgi alıyor.

— Bu “üç kadın” figürü Yıldıztozu’nda da yok muydu?

Galiba onlar daha kalabalık bir aileyken öle öle üç kişi kalıyordu.

— “Gaiman ve üç kadın figürü” deyince çağrıştırdı da.

Esas bu figürü ağır şekilde Yolun Sonundaki Okyanus’ta kullanıyordu. Bir de Amerikan Tanrıları’nda böyle Balkan tanrıçaları vardı.

— Yani aslında burada bu cildin “ana görevi” anlatılıyor, sayının tek ilgi çekici tarafı bu denilebilir.

Bir de bence Lucien ilginç ve değerli bir karakterdir. Dünya şekilleniyor, ki aslında bunun malzemelerini insanların rüyalarından alarak yapma fikri de ilginç.

— Armalar da hep başka DC karakterlerinde.

Evet, biraz “ortak etkinlik” çabası.

— Burada Constantine’i, Batman’i görünce heyecanlanmıştım. Miğferi alan zebaniyi ise tanımıyorum.

İşte Habil’in ölümden geri dönmesiyle bölüm bitiyor ve Dream pelerinini Spawn’ı anımsatacak şekilde dalgalandırıyor. ‘90lardaki o ne idiği belirsiz kumaş dalgalanmaları beni biraz yoruyordu. Aslında bu da yoruyor ama en azından bunun gerçek dünyada geçmediği belli. 

§3 – Benim Hayalimle Bir Hayal Kursana

Bir finansçının rüyaları

Üçüncü sayı senlik, çünkü sen Constantine’i önceden de biliyormuşsun. Şimdilik peşine düşülen kum kesesinin şu anki halini görüyoruz, bir çeşit uyuşturucu sembolizmi var. Bir anda sahne değişiyor, Constantine’e dönüyoruz. Bu sayı boyunca arka planda rüyalı, Sandman’li şarkılar çalıyor ama Türkçeye çevirince espri biraz kayboluyor. Bir cadı John’a bir uyarıda bulunuyor

— “O döndü.”

Tabii bunun John’u neden alakadar ettiği henüz belli değil. Sonra gene sahne değişiyor, kesenin bulunduğu evi soymaya gelen bir finansçı şu sütunda rüyalar arasında savruluyor.

— Evet, rüyaların rüya olduğu her zaman kesinlikle anlaşılıyor, o hava veriliyor. Derken Dream Constantine’in karşısında beliriyor.

Aslında bu da pek olaysız bir sayı. Yoldan çıkmış rüyaları görüyoruz. Bu tarz bana iğrençliğiyle ‘90lar LeMaN tarzını anımsatıyor. Neden o dönemlerde böyle bir iğrençlik vardı onu da anlamıyorum. Örneğin Ren & Stimpy diye bir çizgi film vardı, ben bunu sırf çizgi diye izliyordum ama bir yandan da iğrenç buluyordum.

— Evet, vıcık vıcık bir his.

Rahatsız edici. İlk sayı için “korku” demiştim, bu korku bile değil sadece rahatsız edici bir his veriyor.

— İğrenti mi? Baksana şuralara! Derken Constantine eski kız arkadaşı, kesenin şu anki sahibini görüyor ve kahroluyor.

Tabii Superman’i ve benzerlerini çıkaran yayınevinin böyle bir dergi çıkarması da ilginç. Yayın politikası olarak DC’nin konfor alanının ötesinde. Sandman çıkmaya başladığında Vertigo diye bir şey yok, bunun yayınlanması sırasında bunları ayırma isteğiyle oluşuyor.

— Bence de doğru bir karar, Vertigo bana her zaman DC’den ayrı gelmiştir. Ayırmakla iyi yapmışlar.

Kese alınıyor, Constantine Dream’e öfkeyle bağırıyor… ki bunu yapmak da cesaret ister.

— Ve sonraki bölüm: “Cehenneme Gidiş”, yani miğferinin peşine. 

§4 – Cehennemde Bir Umut

Dördüncü sayı havalı bir sahneyle açılıyor: sonsuzluğun kıyısında kumlarıyla hasret gideren Dream, bir adım atıyor ve Cehennem’in kapılarına düşüyor. Bu sayı da aynı uyumsuz korku temasıyla devam ediyor.

— Cehennem de mi iğrenç?

Evet, gerçi onun iğrenç olmasını anlarım ama…

— Bir kaos süregidiyor.

Örneğin şu kapı bekçisi iblise bir bak, tam Spawn’dan ya da Doom’dan çıkma bir tasarım, elime pompalı alıp patlatalım geliyor. Ya da şu iki panele bir bak, iblisi alıp bovling topu gibi fırlatıyor. Korkunç mu olmaya çalışıyorsun, komik mi, ne oluyor yani?

— Peki ne yapsaydı? Bu karede ne olmasını isterdin?

… Doğrusu, bilmiyorum. Bak burada da kapıcının miğfer tacı, yakutu falan sorması okuyucuya bunların önemli şeyler olduğunu hatırlatmak için konulmuş adeta. Bu sırada diğer kapıcı Etrigan da bir başka yerleşik DC karakteri. Burada da bir kareliğine afro-Dream’i görüyoruz.

— Evet. Bazen genelde olduğundan, hatta bir önceki kareden bile çok farklı çiziliyor.

Bence bu arzulanan bir şey: herkes farklı rüyalar görür.

— Tamam ama ilk okuyuşta bocalanıyor. Sonradan alıştım neyse ki.

Yazı balonundan anlaşılıyor aslında.

— Gene de riskli bir hareket.

Ah, burada da Nada karakteriyle tanışıyor ve Dream’in ne kadar iğrenç bir sevgili olduğunu öğreniyoruz: “On bin yıl acı çekmen yetmedi hahahah!”, tam bir pislik.

— Aa! Nada’nın hala burada… Nada’yı burada özgür bırakmıyor mu?

Hayır, yolda görüyor işte. “Seni hala seviyorum, seni hala affetmedim” diyerek yoluna devam ediyor.

— Şimdi daha iyi anlıyorum. Bu Nada’ya sonraki ciltte daha fazla değiniyor.

Derken tam bir black metal albüm kapağı! Şuna bak, Cannibal Corpse albümü adeta!

— Altı memeli bir kadın, bebek kafaları, boynuzlar. Gerçekten tam bir leşlik. Derken Lucifer’i görüyoruz, ki o da tıpkı David Bowie. Tesadüf olamayacak kadar benziyor, Bowie’nin kabarık saçlarıyla buna çok benzeyen bir pozu da var.

Belki referans almışlardır? Zaten sen de resmi ilk yolladığında ben de anında benzetmiştim.

— Diğer karelerde ise tipi değişiyor, bu benzerlik sürmüyor. Sonra dev bir sinek olarak Beelzebub’u görüyoruz. Bu kadar bariz bir şekilde sinek olmasını beklemiyordum.

Şurada da Azazel geliyor ve Cehennem’de koalisyon oluştuğunu öğreniyoruz. 90’lar iğrençliği devam ediyor… Gerçekten de böyle devam etmediğine her sayfada biraz daha seviniyorum.

— Evet, her yer yapış yapış görünüyor.

Ben ileride neler olacağını bildiğim için şu an kendimi okumaya zorluyorum, buna katlanıyorum adeta.

— Bunu çok sevdiğimi söylemiştim ama şimdi ikinci cildi okumanın üstüne buna geri döndüğümde onu daha çok beğendiğimi fark ettim. Yani ilk okuyuşta beğendim, devam etme isteği de uyandırdı ama belki hepsini okuyup buna geri dönersem ben de çok beğenmeyeceğim. Baksana, sadece ikincinin ardından bile “eh” diyorum.

Buna belki acemilik ya da serinin kendi sesini bulma süreci denilebilir.

— Haklı olabilirsin. Örneğin Zaman Çarkı da çok uzun ve ilk kitabı okuduğumda çok beğenmiştim ancak tüm serinin ardından tekrar okuduğumda sönük kalmıştı. Seriler genelde zaman geçtikçe bir karakter kazanıyor ve şahlanıyor. Öyküler güzelleşiyor, belki çizgi romanlarda çizimler de güzelleşiyordur. Cehenneme geri dönersek kaotik sahnelerle karşı karşıyayız, bence hissi güzel aktarmış.

Ben Good Omens dizisindeki cehennemi de inanılmaz sevdim. Alışılageldik ateşler, kamçılar değil, sadece klostrofobik ve yapış yapış bir yer.

— Ve cennetin de bembeyaz, ferah ve herkesin takım elbise giydiği bir yer olması. Cennet tam bir düzen ve disiplin timsaliyken Cehennem bir kaos içinde ve deri giyiyorlar. Sandman’in de dizisi yapıldığı haberi çıktı, hatta Gaiman senaryonun çizgi romana sadık olacağını söylemiş. Acaba dizinin yazarlarından olacak mı? Good Omens’ın yazarlığında çok başarılıydı, bir dizi olarak olduğu kadar bir uyarlama olarak da başarılıydı bence.

Beni de Good Omens’ın 6 bölümde bittiğini bilmek rahatlatmıştı. Örneğin Amerikan Tanrıları’nı çok sevmeme rağmen dizisini izleyememiştim. Sandman dizisini de ne kadar seveceğim konusunda kuşkularım var. Eldeki çizgi romana dönersek, klasik bir savaş sahnesinde iki ağızlı iblis, iki ağızlı bir Güneş oluyor, en sonunda da Dream hile yapıp umut olarak kazanıyor.

— Bu atışmayı ve sonunda kazanma yolunu da çok sevdim, “umut” ile. Buraları yeni baskıda incelerken ilk kez görüyormuş gibi hissettim, tahminlerimin ötesinde bir baskı kalitesi farkı vardı. Bir an tekrar çizim olmasından bile şüphelendim. Bak burada da havalı bir şekilde pelerini ile kalabalığı yararak ilerliyor. 

§5 – Yolcular

Buradan da Dr. Destiny hikayesine bağlanıyor, ki o da üç sayı falan sürüyor. Mesela bu adam tabancayı nereden buluyor? Burada sevimli bir ana tanıklık ediyor ve Dr. Crane’in mizah anlayışını görüyoruz. Arkham aslında bence DC’nin ilginç kavramlarından biri. Zaten yanlış hatırlamıyorsam bu Sandman kapaklarını çizen Dave McKean’in çizdiği bir de Arkham Tımarhanesi serisi var. Bence üzerine daha çok düşünülmeyi hakediyor. Aslında Dr. Destiny’in bu kadar kolayca kaçabilmesi biraz saçma ama neticede bu da bir Batman hikayesi değil.

— Bir de “yakutunu” bulmaktan söz ediyor. Nereden senin yakutun o?! Tam Dream miğferi ve kumuyla yakutun peşinden giderken Dr. Destiny de bu yolculuğa çıkıyor.

Burada henüz tanımadığımız bir karakteri odağa aldığı için anlamsız gelen sahneler var, ki oldukça da uzun sürüyor, tam 4 sayfa! Uluslararası Adalet Birliği’nden biriymiş, Scott Free, ki bana hiçbir şey ifade etmiyor bunlar. O sırada Dr. Destiny’nin kaçışı sırasındaki araba muhabbetleri de genel olarak eğlenceli.

— Kadın arkadaşlık kuruyor, yetmiyor palto veriyor. Burası tuhaf gelmişti, sayfalar boyu tatlı yeşil bir paltoyla geziyor. Tarzına hiç uymuyor! *gülüşmeler*

“Sence yakışmış mı?”

Tımarhaneden kaçan bir süper suçlu görünce ne akla hizmet böyle davranılır ki? Makul davranış paltoyu giymek için indiğinde basıp gitmek! İlerideyse bir Marslı’nın gözünden Dream’i görüyoruz.

— İsmi de farklı, bu adı daha önce hiç duymamıştım.

Dream’in her kültürde farklı bir adı hatta farklı türler için farklı biçemleri var. Destiny’e geri döndüğümüzde adam hala uzun uzun yakuttan söz ediyor, “büyücü değil bilim adamıymış”. Bu sırada çizimlerde yavaş yavaş görüntüye giren kırmızı far tıpkı bir yakut. Bu arada dikkatini çekerim ki ilk cilt içinde dahi o yapış yapışlık gidiyor. Dr. Destiny belki gene iğrenç, ama vıcık vıcık değil. Derken Dream Adalet Birliği deposuna giriyor. Burası da çok tuhaf, koskoca UAB ziynet eşyalarını bir tane depoda mı saklıyor?!

— Ben burada bu yarışı Dream kazanıyor ve Destiny’den önce ulaşıyor diye çok sevinmiştim ama görüyoruz ki yakut yozlaştırılmış ve Dream buunla yere devriliyor.

Bu sayfada panellerin yerleştirilmesi ve özellikle şu çığlık karesi çok Conan’vari. Destiny’nin şöförü vurduğu sahne de çok başarılı: adamın deliliğini acımasızca aktarıyor.

— İşte şimdi yakutu alıyor: “Yaramaz adam bebeğimi kullanmaya mı çalıştı?” Yahu yakut zaten onun. Hem yozlaştırmışsın hem de konuşuyorsun!

Anladığım kadarıyla sen bu maceraya çok duygusal yaklaşmışsın.

— Evet, çok üzüldüm. Heyecanla bekliyordum Dream’in yerden kalkmasını, onun yerine Destiny yakutla uzaklaşıyor. 

§6 – 24 Saat

Sıradaki sayı, meşhur “24 saat”… Sayı boyunca çeşitli insan portreleri var. Bu bölüm hakkında çok konuşmak, detaylara girmek istemiyorum aslında ama bu sayıya bir bakıma Sineklerin Tanrısı’nın tekrar anlatımı denebilir.

— Ne açıdan?

Bir insan grubunun gitgide deliliğin pençesine düşmesine tanıklık ediyoruz. Ayrıca bir perde aralanmışçasına geride yatan sırları öğreniyoruz, mesela bu mutlu çift aslında nasıl da birbirinden tiksiniyormuş.

— Burada çocuklara bilekleri enine değil boyuna kesmeleri öğütleniyor.

Evet bu bölüm sahiden tüyleri diken diken edici.

— İlk sayıların başaramadığı rahatsız ediciliği bu sayı vermiş.

Çünkü daha katı, daha gerçekçi bir rahatsız edicilik.

— O vıcık vıcıklıktan uzaklaşmış.

Yani birisi üzerine “HAPŞUE” diye hapşırsa da rahatsız olursun ama tiksinti içinde “ıyy” demekle olan bitenden rahatsız olmak ayrı şeyler.

— Unity Kinkaid’i cildin başında uyurken görmek, Judy ve Donna’yı burada ayrılırken görmek de tuhaf.

Judy ve Donna sonradan karşımıza çıkıyor mu?

— Onlar, Unity Kinkaid’in torununun arkadaşlarıymış! Hatta sonradan adları geçtiğinde hayal meyal hatırladığım bir rüya hissi vermişti. İkinci ciltte Unity’nin adını ilk gördüğümde de öyle hissetmiştim.

Zaman geçtikçe çeşitli iğrençlikler süregidiyor. Adam göğsüne kanla tanrı yazmış. Karanlık sırlar açığa çıkıyor. Bir anlığına bilinçleri geri bahşediyor. Bu sayı gerçekten çok güzel, sanırım ödül falan da almış. Delice, ancak deliliğinde bir bilinçlilik var.

— İnsan gerçekten neler olduğunu tam olarak kavrayamadan okuyor bu sayıyı.

Vahşi ve gergin.

— Buna rağmen okurken bırakamıyorsun da. Rahatsız olsam da bir oturuşta bitirmiştim.

Ve sonunda herkes ölüyor, bir dehşet sahnesi.

— Ta ki sonunda Dream düştüğü yerden kalkıp gelene kadar. 

§7 – Kuru Gürültü

Sayının adı “Dream’in sonu”, yani aslında rüyanın sonu ama bir espri daha çeviride kaybolmuş. Sayı dünyanın sürüklendiği kaosu göstererek başlıyor. Ardından Shakespeare’in “Kuru Gürültü”süne de atıfta bulunan, siyah çerçeve içinde tek bir panel. Bir albüm kapağı hissi veriyor ama bilemiyorum, böyle bir kapağı olan albümün müziği nasıl olacaktır. Ancak hoş bir his veriyor, bu sayıya yakışmış.

— Evet, gayet derli toplu. Bu sayılarda zaten Dr. Destiny dışında vıcık vıcık bir çizim de yok. Dream’in saçları da gittikçe kötü saç gününe geçiyor ve ardından miğferini giyiyor: savaş üniforması.

Gerçekten pelerin güzelmiş. Gerçi burada daha çok ceket benzese de… Dünyanın içine düştüğü kaosu gösterdiği anlar da çok tatlı, rüya tabirlerine dair bir tartışma da. Dream miğferleri içindeki figürler birden Frankenstein’in gelinlerine, Sezar ise Dr. Destiny’e dönüşüyor.

— Ve tüm bunları başlatan yakut da tekrar sahneye dönüyor.

Dr. Destiny gitgide Red Skull’a dönüşürken haykırıyor: “Neden burada olduğumu hatırlıyorum: seni gebertmen için, Rüya Kralı!”

— Ve avının peşinde tüm rüyaları dolaşıyor.

Destiny’nin tasarımı henüz olgunlaşmamışken

Bu sırada rüya diyarını da parçalıyor. Ufak bir panelde Endless’lardan Destiny’i görüyoruz. Sonunda Dream diyarı korumak adına ortaya çıkıyor, Dr. Destiny de yakutu parçalıyor. Herhalde “Yüzük’ü Hüküm Dağı’na atarsak Sauron ölür” gibi düşünüyordu.

— Öldüğünü sanıp bir süre seviniyor da, ancak ardından Dream’in konuşma balonu: “Teşekkür ederim D.” Tek Yüzük’ten farklı olarak yakutun yok edilmesi içindeki gücü haklı sahibine döndürüyor. Burada Dream bir imaj değişikliğine giderek deri pantolona dönüyor. Hoş bir imaj, hani diyorsun ya “Dream o kadar emo ki arka planda The Cure çalarak geziyordur” diye, sahiden o havayı veriyor. Sonra da deri ceketini, yoksa pardösü mü…

Hatta neredeyse bir bornoz! Haha! Böylece, ortaya çıkan felaket geriye alınamasa da, hikayenin bu kısmı bitiyor.

— Rüyalar ise yavaş yavaş onarılıyor.

Bak bu da çok güzel bir an: “Sessizlik Arkham’ı yıkayarak geçen bir nehir gibi: çığlık sesi yok, hıçkırıklar yok, acı veya deliliğin sesi yok.” Daha önce burayı gösterirken “Burası Arkham, burada hiç sessiz bir an olmaz” gibi bir şey denmişti. Bir sonraki bölümümüz ise “Ailede Bir Ölüm.” 

§8 – Kanatlarının Sesi

— Bu sayı, ciltte en sevdiklerimden.

Bu arada, galiba bu ciltte sayı sonunda “Sonraki Bölüm” diye yazdıkları şey aslından farklı oluyor, hatırlarsan bir öncekinde de “Dünyanın Sonu” yazıyordu ama “24 Saat” çıkmıştı. Sonra okuyucunun kafası karışıyor diye vazgeçiyorlardı bundan. Peki yeni sayıya geçtiğimizde, bundan bu kadar etkilendiysen önce seni dinleyelim: Genel olarak bu sayı sana ne hissettirdi?

— Önceki sayılar Dream’in armalarını aramasıyla geçiyordu ama bu sayı kendi içinde tamamlanmış, sanki onlardan ayrı bir hikaye. (Burada hoş bir Mary Poppins alıntısı var.) Zaten ablası Death’i de merak ediyordum.

Peki gördüğünde hemen tanıdın mı, yoksa okudukça mı anladın?

— Dream’i tanıyan biri olduğu belli, ayrıca sayıdaki diğer insanlardan da farklı. Tanıdıkça, tanıdığımız tek diğer Endless olan Dream’in emoluğuyla kıyasladığımızda gördüğümüz zıtlık burayı çok eğlenceli kılmıştı. Özellikle de Dream’i azarladığı kısım!

Üstelik şimdi cildi elime almış ve okumak yerine sayfaları hızlı hızlı karıştırırken görüyorum ki arkaplan renkleri de tatlı bir şekilde değişiyor.

— Benim de çok hoşuma gitmişti, görsellik çok güzel. Ben bazen beğendiğim kareleri tekrar çizerim de, bunlar da çizmekten keyif alacağım tür kareler. Abla-kardeş neşeli neşeli konuşurken arkaplan mor oluyor ve Death Dream’e sorununun ne olduğunu soruyor: “Burada oturmuş dudak sarkıtıyorsun, bu sen değilsin!” Oysa bana oturup dudak sarkıtmak tam Dream’lik bir hareket gibi gelmişti. Yanıt da “neyin ters gittiğini bilmiyorum ama canım sıkkın.”

Ablanın ise hiç sallamaması: “Anlat anlat, ee?”

— Dream başlıyor konuşmaya, belki tüm cilt boyunca konuşmadığı kadar konuşuyor. Anlattığı da eni konu “dertliyim de dertliyim,” ki ortada sahici bir sebep de yok!

Evet yani; kurtuldu, intikamını da aldı, daha ne?!

— Sonunda Death de patlıyor zaten, zavallı ergen diye kızıyor. Bütün cilt boyunca Dream’i aleminin hükümranı, peleriniyle gezen havalı bir karakter olarak gördükten sonra —hatta tutsakken dahi— burada azarlanışını seyretmek çok eğlenceliydi!

Önceki yazımda da demiştim, “tanrıların insani hikayesi.”

— Şu kareye bakar mısın, “ablacığım ne yapıyorsun,” diye elleriyle yüzünü kapamış.

Eh, Endless bile olsan ölümden korkmak lazım.

— Aslında şimdi “eğlenceli” desem de okurken Dream için üzülmüştüm. Az mı çekti şimdiye kadar? Sevdiği kadın da Cehennem’de…

Sevdiği kadınlardan birisi Cehennem’de, üstelik onu oraya atan da o!

— Şu Franklin konusu da çok tatlı. Death “yakında görüşeceğiz” dediğinde “o-oh” demiş ve sayıyı nasıl öleceğini merak ederek okumaya başlamıştım.

Diyar diyar dolaşıp insanlara son anlarında eşlik ve tanıklık etmek güzel aslında.

— Death güzel güzel işlerini yaparken Dream bu sırada arkaplanda üzülmeye devam ediyor.

Dream de biraz Batman gibi: Hobi olarak üzülüyor.

— Etrafında bir keder aurası var, hatta rüyalar alemi huzura kavuştuğunda da o ara orada kalıyor. Bu arada dikkatimi çekti de Death işini çok seviyor.

İşini değil de, içini doldurduğumuz bu boşluğu seviyor. Yani işini şefkatle yapıyor diyelim.

— Death’in günlük işlerinden sayfalar dolusu kareler. Ardından “son bir randevu” olarak Franklin’in yanına gidiyor ve Dream’e veda ediyor.

Böylece son sayı ve ilk cilt bitiyor. Ek içerik olarak sonunda kimi ön taslak çizimleri var.

— Evet, Dream bunlarda da peleriniyle. Ben Dream’in emoluğunu seviyorum, yakıştırıyorum.

Böyle bakınca bu da ‘90lar hissi veriyor. 2000 emoları gibi değil de ‘90ların duygululuğu.

— Evet, hatta emo yerine duygulu demek daha doğru olabilir! Duyguları bir keder çerçevesinde sürüyor sadece: “Kederliyim ve bu durumdan memnunum.”

Bir estetik olarak keder, “keder de bana ne yakıştı” demek gibi.

— Evet, kedersiz bir Dream hayal edemiyorum. Bir ciltte bunu oturtmuşlar. Zaten bu cildin ardından Dream’le The Cure konserine gittiğimiz bir rüya görmüştüm.

Büyük hali için tıklayınız

Cildin geneline bakarsak, bir tür iğrenç korku gibi başlıyor ancak sonra tonunu yavaş yavaş toparlıyor.

— Acaba bunu bilerek mi yapmışlardır? Sonuçta armaları tekrar bulmasıyla her şey tekrar düzene kavuşuyor ve yakutu kavuştuğu sırada çizimler düzeliyor, kareler derli toplu olmaya başlıyor.

İlginç bir düşünce ama işin içinde bir insan faktörü de vardır: bu ölçekte bir seri çıkarmak onlar için de yeni bir deneyim ve öğrenecek şeyler içeriyordur. İlerledikçe böyle olmadığına kanaat getirip tarzlarını değiştirmeye karar vermiş olabilirler.

— Belki, gene de ben bunun bilinçli olduğuna inanacağım. Öyleyse bu söyleşiyi bitirelim ve devamını bir sonraki Sandman tartışmasına bırakalım. Görüşmek üzere!

Etiket: ,


Yazar Hakkında

Huysuz, matematikçi. Hayatın bir dümeni olduğunu fark ettiğinden beri onu "daha iyi”ye kırmaya uğraşıyor; bu sırada da iyi bir hikaye ve iyi bir argüman bulmak için mecazi dere ve tepeleri katediyor.